Avrupa Birliği üyesi olan Lüksemburg, dünyanın en küçük ülkelerinden biri. Bugün halen dükalık ile yönetilen bağımsız tek ülke. Şık giyimli, iyi eğitimli insanları, sokaklardaki lüks arabaları ve pahalı markaların mağazaları ile dikkat çeken 125 bin nüfuslu başkent Lüksemburg’u gezmek için bir, iki gün yeterli olacaktır. Dolayısıyla Lüksemburg, bir hafta sonu kaçamağı için ideal bir seçimdir.

Köln’den Lüksemburg’a giderken hayatımın en keyifli tren yolculuklarından birini yaşadım. Hava muhteşem, trende neşeli insanlar var ve Almanya’daki karnavalın da etkisiyle halen eğlenceli bira partilerinin, sabahın erken saatlerinde olmasına rağmen son demlerini yaşıyoruz. Öğle saatlerine doğru Lüksemburg sınırından giriş yapmamızla birlikte, sakin bir ortam trenimizde hüküm sürmeye başlıyor ve bu sakinlik, bu küçük ülkedeki seyahatimiz boyunca devam ediyor. Bir ülkenin başkentinde bu kadar sakin bir hayat ve bir o kadar da birbirine yakın, aynı standartta yaşam tarzına sahip insanların oluşu, hiç de alışık olmadığımız bir şey…

Lüksemburg Büyük Dükalığı ya da çoğu insanın dile getirdiği gibi Lüksemburg, Fransa, Belçika ve Almanya ile komşu bir kuzeybatı Avrupa ülkesidir. 900’lü yıllara dayanan çok maceralı bir tarihe sahip olan şehrin etrafında büyüyen ülke de ismini bu şehirden almış. Kont Siegfried’in 963 yılında Lütteburg Kalesi’ni kurdurmasıyla Lüksemburg ismi ilk olarak tarih sahnesine çıkmış. 1827’de bağımsızlığını kazanan Lüksemburg Büyük Dükalığı, o günden bu yana bağımsız bir devlet olarak varlığını sürdürüyor. Dükalık sistemiyle yönetilen Lüksemburg, dünyada halen bu sistemle yönetilen ve bağımsız olarak varlığını sürdüren tek devlet olma özelliğine sahip. Nitekim, bağımsızlık politikası uygulamasına karşın her iki dünya savaşında da Alman işgali altında kalan ülke, 1947’de Belçika ve Hollanda ile iktisat ve gümrük birliği sağlayarak Benelüks’ü oluşturmuş, ardında da 1957’de Avrupa Birliği’ne üye olmuştur. Avrupa Birliği’nin önemli başkentlerinden biri olan şehirde birçok Avrupa Birliği kurumunun bulunmasının kente bürokratik bir hava da kattığını belirtebilirim. Bunlardan en önemlisi ise Avrupa Birliği bünyesi içerisinde yer alan Avrupa Adalet Divanı, ki bu sebepten dolayı Avrupa’nın adalet başkenti ünvanını da hak ediyor bu küçük şehir. Ne de olsa Avrupa Birliği’nin kurucu ülkelerinden birinin başkenti. Avrupa Yatırım Bankası ve Avrupa Sayıştayı bu şehirde bulunan diğer önemli Avrupa Birliği kurumları.

Lüks Lüksemburg

Dünyanın en küçük ülkelerinden biri olan, bunun yanındaysa en yüksek kişi başı yıllık milli gelire (2023 tahmini 132 bin USD) sahip olan ülkenin başkenti Lüksemburg. Kentte bulunduğum süre içinde hep düşündüm, “Açın halini tok bilmez, fakirin halini zengin bilmez…” Bu atasözü burada ne kadar geçerli ya da bir diğer atasözünde olduğu gibi “Güneş bekleyen soğuktan donar, zengin bekleyen açlıktan ölür…” sözü de burası için ne kadar doğrudur bilemedim. Şehrin sokaklarında yürürken insanların pahalı markaları giymiş oldukları, trafikteki lüks araçların çokluğu ve birbirinden pahalı ürünlerin satıldığı mağazalar dikkatinizden kaçmıyor. Bunları gördükçe bu ülkenin adının neden ‘lüks’ ile başladığını anlıyorsunuz. Avrupa’daki diğer ülkelere göre zengin bir toplum, ülke yüzölçümü (2.586 km2 ) küçük ve nüfusu da az.

Küçük Ülkenin Küçük Başkenti

Bu küçük ülkenin, 125 bin nüfuslu başkenti Lüksemburg, bir başkente göre küçük bir alan üzerinde yer alıyor ve bu da kolayca şehrin altını üstüne getirmenize olanak sağlıyor. Bu kentte çok sevdiğim bir diğer özellik de şehirde çok fazla turist yoğunluğu olmaması, yerel kültüre ve burada yaşayan insanlarla daha çok kaynaşma imkanı sağlaması oldu. Bu zengin ve gösterişli şehirde dört dil konuşmak çok normal karşılanıyor. Kentte Lüksemburgca, Almanca ve Fransızca ana dil olarak konuşuluyor; fakat aksanları çok farklı. Ayrıca hemen hemen herkes İngilizce de biliyor.

Mavi gökyüzü ve beyaz bulutların muhteşem görüntüsü altında, Avrupa’da hiç de alışık olmadığımız bir havada kenti gezerken ilk olarak tarihi Ponte Adolphe Köprüsü’nden geçiyoruz. Kirschberg Platosu üzerinde kurulu olan köprüden, kentin panaromik manzarasını görebiliyorsunuz. Köprünün karşısında bulunan şehrin en önemli yapılarından biri olan Notre Dame Katedrali’ni görüyoruz. Gotik mimarinin önemli örneklerinden birini oluşturan katedral, 1613-1621 yılları arasında yapılmış. Bu özgün katedralin mimarisi ile şehre büyük bir değer kattığını belirtebiliriz. Katedral halen kullanıldığı gibi, gün içinde de ziyaretçilerin yoğun bir ilgisi var. Binanın dışındaki ihtişamın içindeki mimariye de yansıdığını belirtebiliriz. Katedrale olan ziyaretimizden sonra, öneminin büyük olduğunu düşündüğümüz ‘Gellen Fra (Golden Lady Monument)’, yani ‘Altın Kadın Anıtı’nın yanına doğru yürüyoruz. Göğe doğru yükselen anıtın, mavi gökyüzü fonunda muhteşem güneş yansımalarıyla birlikte altın rengi daha da ortaya çıkarıyor. Place de Constitution (Anayasa Meydanı)’nda bulunan ve 1923 yılında 1. Dünya Savaşı’nın kurbanları ve mağdurlarının anısına dikilen 12 metrelik bu anıt, 1940 yılında Naziler tarafından tahrip edilmiş ve tekrar 1984 yılında onarılarak bugünkü halini almış.

Büyük Dük’ün Evi

Yavaş yavaş akşam olmasıyla birlikte sokaklardaki gezimize, işlerinden çıkıp evlerine giden insanlar ekleniyor ve kentin merkezine doğru giden ara sokaklarda yürürken Büyük Dükalık Sarayı’na denk geliyoruz. Daha önce de gittiğim ülkelerde rastlamadığım askerlerin nöbet değişimini burada gözlemleme şansımız oluyor. Hele hele değişimde kadın asker olması, dikkatimizi çekiyor. Büyük Dük’ün resmi ikametgahı olan bu saray, 1570’lerde yapılan ve yıllar geçtikçe genişletilen bir bina olmuş. Resmi resepsiyonlara da halen ev sahipliği yapan saray, yaz aylarında bir saatlik rehberli turlarla da gezilebiliyor.

Yazı: Murat Mallı Fotograflar: Seda & Murat Mallı