İstanbul’un kalbinde; sanatın ve tarihin buluşma noktasında, Haldun Hürel ile unutulmaz bir röportaj gerçekleştirdik. Mimar Sinan Güzel Sanatlar Fakültesi’nin tarihi koridorlarında, boğazın mavilikleri eşliğinde, müzik ve sanatın iç içe geçtiği bu özel sohbette, Hürel’in dünyasına bir pencere açıyoruz.

İstanbul’un büyüleyici güzellikteki güneşli bir gününde, Mimar Sinan Güzel Sanatlar Fakültesi’nin efsanevi Fındıklı Kampüsü’nün içinde, tarihi duvarları ve sanatla dolup taşan koridorları arasında, Haldun Hürel ile buluşuyoruz. Kampüsün ruhunu taşıyan, boğaza nazır eski kantininde, öğrencilerin ve sanatın iç içe geçtiği bu özel mekanda, Haldun Hürel’le yapacağımız röportaj için yerimizi alıyoruz. İstanbul Boğazı’nın serin suları penceremizden içeri bakarken, şehrin tarihini ve kültürünü soluyoruz. Bu masalsı atmosferde, ‘Sevenler Ağlarmış’, ‘Bir Sevmek Bin Defa Ölmek Demekmiş’, ‘Sana Değmez’ gibi unutulmaz şarkıların yaratıcılarından, 3 Hürel grubunun bateristi ve İstanbul’un 23 farklı hikayesini anlatan kitapların yazarı Haldun Hürel ile geçmişten günümüze uzanan bir yolculuğa çıkıyoruz. Sanat tarihçisi, yazar, akademisyen ve televizyon programcısı kimlikleriyle de tanınan Hürel, bize İstanbul’un gizemli kapılarını aralıyor, sanatın sıcaklığını ve müziğin ritmini yaşatıyor. Bu söyleşide, Hürel’in İstanbul’a duyduğu derin aşkı, sanata olan bağlılığını ve müziğe dair tutkulu düşüncelerini, sanki bir masal dinlercesine keşfediyoruz.

3 Hürel’in bateristi, sanat tarihçisi, yazar, akademisyen, televizyon programcısı, İstanbul sever, gezgin, ressam, süper baba, muhteşem dede ve güzel insan Haldun Hürel, nasılsınız?

Teşekkür ederim, çok iyiyim; her şey yolunda

Birçok üniversitede ‘Sanat Tarihi’, ‘İstanbul’ ve ‘Kent Kültürü’ üzerine dersler verdiniz. Şu anda nerelerde ders veriyorsunuz?

Şu ana kadar sekiz üniversitede ders verdim. İlk olarak İstanbul Ticaret Üniversitesi’nde ‘İstanbul Tarihi’ dersi verdim. Daha sonra Gedik Üniversitesi, Nişantaşı Üniversitesi, Acıbadem Tıp Fakültesi gibi birçok üniversitede derslerim oldu. Ancak artık sadece bir yerde kalmak istiyorum; belli bir yaştan sonra diğer üniversitelerle ilgilenememeye başladım. Ayrıca derslerim çok kalabalık oluyordu. Bu beni biraz yormaya başlamıştı. Şimdi hepsini geride bırakıp Mimar Sinan Güzel Sanatlar Fakültesi’nde ders veriyorum. Derslerimin içeriği bu fakülteye çok uygun. Haftada bir gün Mimar Sinan Güzel Sanatlar Fakültesi’ndeyim.

Sizin için öğrencileriniz ‘Kültür Bakanı’ olmalı diyorlar. Bu konuda neler söylemek istersiniz?

Bu söz 2002’de Marmara Üniversitesi’nde söylenmişti. O yıllarda anlattığım dersin içeriğine uygun olarak farklı karakterlere bürünüyordum. Örneğin, başıma bandana takıp, sıraların üzerine çıkarak ders anlatıyordum. Sınıf amfitiyatro şeklinde değil, düz bir sistemle ayarlanmıştı. Arka sıralar o kadar yoğun olurdu ki, öğrenciler beni görebilsin diye sıraların üzerine çıkarak ders anlatmak zorunda kalıyordum. Dönemin çoğu dersi yarım yamalak ve boş geçerken, benim derslerimde öğrenciler kapılara kadar yığılırdı. Bu durumu övünç kaynağı olarak algılamayın, sadece gerçeği anlatıyorum. Müzik hayatımızdan esinlenerek dersleri daha teatral bir şekilde anlatmaya özen gösteriyorduk. O dönemlerden kalma bir söz ‘Kültür Bakanı’ yakıştırması.

Eğitim verdiğiniz her fakültede tüm öğrencilerin eksiksiz katıldığı tek ders sizinki olurmuş. Ne hissediyorsunuz böyle gurur verici bir durum karşısında?

İsmimden bahsedilmesi, anılarda yer alması beni tabii ki çok mutlu ediyor. İleride ben olmasam bile; benden sonraki kuşağım, çocuklarım, torunlarım bunları duyup mutlu olacaklar. Kızım Niran, torunum Dorian’a bunları anlatıp mutlu olacaktır. En büyük miras olarak bu anıları onlara bırakacağım. Marmara Üniversitesi’nde, yaklaşık 700 öğrencim vardı. Çok güzel bir dönemdi, 2000’li yılların başları… Benim için her zaman yeri ayrıdır o yılların.

Sıkça sorduğunuz bir soru varmış: “İstanbul bu kadar nasıl bozuldu?” Bu soruya cevap bulabildiniz mi?

İstanbul’a olan sevgim büyük; ancak aynı zamanda bir küskünlüğüm de var. Günümüz İstanbul’u, hayal ettiğim şehrin görüntüsünden uzak. Trafik kurallarının ihlali, şehrin bu konuda büyük bir başarısızlık içinde olduğunu gösteriyor. Ne tabelalara ne de kurallara uyuluyor. Genel olarak İstanbul, temizlik açısından da yetersiz; elbette temiz alanlar var, ancak büyük oranda temizlik sorunu mevcut. Bence şehir, gece boyunca köpürterek yıkanmalı. Ayrıca, İstanbul’un aşırı kalabalıklaşması da bir sorun. Avrupa’nın en büyük şehri olması yerine, temizliği ve güzelliğiyle övünmeliyiz. Nezihlik, sadece binalar ve lüks arabalarla sınırlı değildir; kurallara uyum ve kibar davranışlarla ölçülmelidir. Özellikle İstanbul’un yoksul mahalleleri, Balat, Ayvansaray, Eyüp gibi yerler, saygı ve hürmet açısından gelişmiş ilçelerden daha ilerdeler. İstanbul’u gezerek geçen yıllarım boyunca bunları gözlemledim. Son model arabalara sahip olmak ve modayı takip etmek, medeniyetin göstergesi değildir. Tüm bu olumsuzlukların temelinde, kültürel erozyon yatıyor. Atatürk’ün sözleriyle ifade edersem: “Kültür okumak, anlamak, görebilmek, görebildiğinden anlam çıkarmak, ders almak, düşünmek, zekayı geliştirmektir.” Ve bir diğer önemli sözü: Bir millet ki resim yapmaz, bir millet ki heykel yapmaz, bir millet ki fennin gerektirdiği şeyleri yapmaz; itiraf etmeli ki o milletin ilerleme yolunda yeri yoktur.” Bu iki cümle, yaşanan olumsuzlukların sebeplerini açıklamak için yeterli.

İstanbul’a olan yazma sevginiz nasıl başladı?

Beş yaşındayken başlamıştı. İnsanlar sıkça, “Beş yaşında nasıl yazmaya karar verdin?” diye sorarlar. İstanbul’un etkisiyle, bu düşünce beynime kazındı diyebilirim. Yazma aşkımın kökleri, Gülhane Parkı’nda, yani Topkapı Sarayı’nın bahçesinde yatıyor. Ayasofya’nın büyüklüğü ve etkileyiciliği beni hayrete düşürmüştü. Orada ailemle yaptığımız gezilerden de çok etkilendim. Özellikle, parkta gördüğüm hayvanlar beni çok şaşırtmıştı. O zamanlar aralarında ‘konuşan boğa yılanı’ denilen bir yılan bile vardı. Trabzon’dan yeni gelmiş bir çocuk olarak Ayasofya’nın büyüklüğü, sağdan-soldan tramvayların geçmesi, kalabalık insan toplulukları beni büyüledi. Düşünsenize ‘Harry Potter’ sahnesi gibi… Bu deneyimler, İstanbul’a olan sevgimi ve yazma tutkumu şekillendirdi. Müzik kariyerim sırasında da, turnelerde şehir şehir dolaşırken sürekli notlar alırdım. 1999 yılında, bu notları kitaplaştırmaya karar verdim ve o zamandan beri durmadan yazıyorum. Bugüne kadar toplamda 23 kitap yazdım ve yılda iki kitap yazma alışkanlığım var. Yaşlandıkça, zamanı daha verimli kullanmak istiyorum ve bundan sonra yılda üç kitap yazmayı deneyeceğim.

İstanbul’da en sevdiğiniz semt neresi?

Sultanahmet, Küçükayasofya, Kadırga ve Sokullu Mehmet Paşa Camii’ni seviyorum. Akbıyık, en sevdiğim yerlerden biri. Orada Akbıyık Mehmet Efendi Camii var. Akbıyık Mehmet Efendi, Fatih Sultan Mehmet’in fetih zamanında yanındaydı. Camii 1453’te yapılmış ve o zamanlar İstanbul’daki en büyük camiiler bile, Akbıyık Camii’nde ezan okunmadan ezanı okumaya başlamazlarmış. Sebebi ise, sur içi camiileri arasında Mekke’ye yani Kabe’ye en yakın camii Akbıyık Mehmet Efendi Camii olmasıymış. Yerel saate göre ilk önce bu camii namaz vaktine girermiş. Dolayısıyla eski İstanbul’da ezanlar ilk önce bu camiide okunurmuş. Bir de “3’ü bir yerde” dediğim Balat, Fener, Ayvansaray bölgesini çok severim.

İstanbul’un en dar sokağının Ortaköy Kuruçeşme’de Alaylı Sokak olduğunu söylediniz. Bu bilgilere ulaşmak için kaynaklardan mı besleniyorsunuz yoksa gezip görerek mi araştırıyorsunuz?

Gezip görerek araştırıyorum. Mesela, Kuruçeşme’de 17. yüzyıldan kalma Tezkereci Osman Efendi Camii’nin yanında bulunan Alaylı Sokak’ı bizzat metre ile ölçtüm ve 81.5 cm genişlikle İstanbul’un en dar sokağı olduğunu keşfettim. İstanbul’un bütün sokaklarını gezdim ve 1000 sayfalık ‘İstanbul’un Ansiklopedik Öyküsü’ adlı ansiklopedimi yayınladım. O yayında 3000 sokak ve cadde hakkında bilgi verdim, her sokağın adının kökeni de dahil.