Çanakkale köylerinde zeytin hasadındaydım. Harika geçen birkaç gündü. Bütün ağaçların anası, medeniyetin, refahın, bolluğun, sağlığın ve ölümsüzlüğün simgesi olan zeytin… Tüm eski yazıtlarda, antlaşmalarda, dinlerde geçen kutsal ağaç. Gözüme takılan ‘Olea prima omnium arborum est’ cümlesi şöyle demekmiş: “Zeytin, bütün ağaçların birincisidir, ilkidir.” Gerçekten de öyledir. Ayrıca her derde deva meyvesiyle, toplumları da kalkındırır. Adeta büyüdür, adeta sonsuzdur. Nuh tufanı efsanesine göre de insanlık zeytinle yeniden doğar. Aynen zeytinin dilini öğrenenlerin her sene yeniden doğuşu gibi.

Şimdi malum pek bir moda, Kuzey Ege’ye de ‘yeniden doğmaya’ gidiyorlar. Şehrin kirinden, pasından arınmaya. Benim de aklım şuna basmıyor: Kardeşim, sen önce kirin pasın en içinde, her türlü hile ve desiseyle yaşa. Adeta Bizans oyunlarının göbeğinde raks et. Parayı ve şöhreti kazan. Sonra da ‘kirlendim, yıkanayım’ diye bas köye git. Baştan yapmayaydın ya. Çıkmayaydın yoldan, o yalan dolanlara girmeyeydin iyidi, öyle değil mi? Gerdan kırıp onun ayağını bunun göbeğine dolarken pek keyifliydin ama. Sakın bana ‘ama oyunun kuralı’ numaralarını yapma, yemem. Sen zaten yüz numara bir çakaldın, hala öylesin. Köyde kendine malikane yaptın, iki tane ağaca baktın diye temizlenmezsin…

Olmaz bu işler böyle.

Temiz adam, her dem temizdir. Bütün pisliğin içinde, naiftir. Misal benim can dostum var bir tane, Sinan Kesgin adı. Süper çocuktur. Harika bir fotoğrafçıdır, ama aynı zamanda elinden her iş gelir. Marangoz, çiftçi, inşaatçı. Adam zaten İstanbul piyasasındaki o girdaba hiç uymadı ki. Bastı gitti Kuzey Ege’ye, ama temizlenmeye falan değil. O ‘asıl kendine’ gitti. Farklı bir gidiş yani, daha çok dönüş, öze dönüş; anladın mı şimdi?

Korubaşı Köyünde Zeytin Hasadı
Sinan’a gittim ben de. Harika köy evinde, harika bir hafta geçirmeye. Harika derken, köyde yapılan akıllı bir villadan bahsetmiyorum. Kilimli, sobalı, gıcırdayan rabıtalı gerçek bir köy evi. “Beş dakika bile boş geçmez buralarda” dedi Sinan. Gerçekten de öyleydi. Sabah kalkar kalkmaz iş başladı, akşam 10’da yataklara zor devrildik. Doğanın içinde devinmek müthiş bir akıştı. Yeni tabirlerle açıklayayım durumu: ‘Mindfulness’in dibi, ‘flow’un şahikasıydı. Hızlandırılmış bir eğitimdi, anlayana sivrisinek saz, anlamayana davul zurna azdı.

Sabah erkenden Amerikalı Mustafa ve ailesiyle Korubaşı Köyü’ndeki zeytinliklerinde buluştuk. Sinan onlara yardım ediyor ya, ben de ettim doğal olarak. Öğrendim ki bütün bu bölgenin zeytinleri, yağlık zeytin, yemelik değil. Ama çok özel zeytinler. Hele bu seneki ürün; of aman, müthiş iyi.

Ne diyordum, evet, Mustafa Abi’yle tanıştım. Kendisi de ailesi de harika insanlar. Elime sopa verdiler, “Hadi silk sen de bizle” dediler. Anladım olayı. Önce çok kolay geldi, al sopayı eline, dalların en dolu yerlerine doğru vur.

On dakika sonra üst bedenim bir zorlandı, bir zorlandı… Güya koşuyorum, spor yapıyorum, bende bir havalar falan; fos hepsi. Mustafa’nın oğlunun elinde makine var. “Tabii eskiye göre şimdi çok daha verimli kullanıyoruz zamanı” diye anlattı. Zaman çok verimli kullanılıyor, lüzumsuz molalar falan verilmiyor. Ağaçların dibine yayılan sergiler ağaçtan ağaca geçti, makine ve çubuklarla yere düşen zeytinler çuvallara girdi.

Ailenin kadınları, sergiler kalktıktan sonra, yere düşen bütün zeytinleri toıpladılar. Buna “diplerin toplanması” denirmiş, orada öğrendim. O zeytinler de sıkılıyormuş. Ya kendi evlerinde kullanıyorlar, ya da sabun yapıyorlarmış. Aslında tadı da kötü değilmiş, ama zeytin bir kere yere düştü mü, bir kere toprağa değdi mi, çiftçi öldür Allah itibar etmezmiş. İşin sırrı, lezzetin gizli reçetesi, sergiye düşen zeytinin ivedilikle sıkılıp sofraya ulaşmasıymış.

Bazen yere düşmüş olan zeytinlerden de litrelerce yağ çıkarmış. Bu yağın bir kısmı da takasta kullanılırmış. Bir nevi alışveriş aracı yani. Pazara gidiliyor, on litre yağ verilip bir çuval patates alınıyor mesela. Bazen patatesi veren de o altığı zeytinyağıyla gidip nohut alıyor belki de, kimbilir.

Zeytinlik zenginlik demek
Buralarda hayatın ritmi de rengi de başka. Zeytinlik, zenginlik anlamına geliyor. Bazı ailelerin birçok zeytinliği var, farklı köylerde. Mustafa Çelik’in öyle. Ama mütevazı hayatlarından ve çalkışkanlıklarından asla vazgeçmiyorlar. Yaşam her zaman basit. Bu basitliğin, en sıkı uzakdoğu felsefeleri ve üçüncü dalga psikoloji ve südopsikoloji öğretilerinden daha değerli bulduğumu yukarıda belirtmiştim.

Neyse, ben bazen lafı çok uzatıyorum galiba… Konumuza dönelim: Zeytin ağacı, her yıl meyve veren bir ağaç türü aslında. Ama bazı yıllar ‘çok veren yıl’, bazı yıllar da daha az verdiği için ‘az veren yıl’ olarak kayıtlara geçiyor. Bu sene ürün çok fazla değil, ama kalite müthiş. Herkes, 0.5 dizem’den çok memnun.

Toplama işi, ekim ayında başlıyor. Zeytin toplamanın başlangıç tarihine yağış, hava durumu ve sinek yoğunluğuna göre karar veriyorlar. Şubat sonuna kadar da işlem devam edebiliyor. Ancak ne kadar geç toplanırsa, o kadar kalitesiz yağ elde ediliyor. Ama, burada kocaman bir AMA, çok daha fazla yağ ediliyor. Zeytinler ağırlaşıyor, yağlanıyor; ama o ilk toplanan zeytin gibi asla olmuyor. İşte o yüzden erken hasatın yeri her zaman özel oluyor.

Çuvallar fabrikalara gidiyor
Binbir emekle dolan ve ağızları dikilen çuvallar, hiç bekletmeden sıkım fabrikalarına götürülüyor. Tabii kimse bu işi bedavaya yapmıyor, ürün bölüşülüyor, yağlar tenekelere doluyor.

Pazarlama, satma işleri bittikten sonra da çiftçiler tarlalara dönüp budama işleri yapıyorlar. Zeytin ağacı, o kadar çok bakım isteyen bir ağaç değil. Biraz budama yapılıyor, biraz hayvan gübresi atılıyor. Arada da diplerdeki piçler temizleniyor.

Sulama, neredeyse hiç yapılmıyor. İmkanı olanlar, yaz aylarında, sadece ayda bir kez, azıcık su veriyorlar, o kadar. Neden ‘azıcık’ diye üstünü basa basa anlattıklarına takılıyorum. “Çünkü” diyorlar, “Ağacın sulamaya bağımlı olmaması lazım. Yoksa dışarıdan gelen yardımın müptelası oluyor; kendisi su aramayı bırakıyor. E, sonra da ölüyor. O yüzden yazın en sıcak günlerinde iki, bilemedin üç kez sulamak yeterli. Ağacın güçlü olması lazım, kendi kendine ayakta kalması lazım.”

Çok etkileyici. Nedense aklıma çocuklarına “Annecim, Babacım” diye hitap eden over protective Türk ebeveynleri geliyor. Koru, sar, sarmala. Bir de çocuğun beynini, bütün çip’lerini kısa devre yaptıracak kadar karmaşık ve sevimsiz bir hitap şekliyle formatla. Çocuk ne desin? Annesine “yavrucum”, babasına “güzel oğlum” diye mi seslensin misal? O çocuğu topluma da bir türlü salma. Yani o suyu bulamayan bir ağaç, hatta tarla, hatta tarlaların ortasındaymışım gibi bir hayal geldi gözümün önüne durduk yerde işte.

Her Zeytin Bahçesine Bir İncir Ağacı Şart
Ayvacık bölgesinde bu sene yağın kilosu 40 – 45 liraya satılıyor. Ürün az ya, fiyatlar biraz yüksek tabii. Ama bu yılın ürünü çok özel. Sinek vurmamış, pürüzsüz…

Her işin olduğu gibi zeytinciliğin de püf noktaları var. En çok ilgimi çeken yeni bilgilerden biri, her zeytin bahçesine bir incir ağacının mutlaka dikilmesi oldu. Meğer incirin ve zeytini çiçeği aynı zamanda açarmış. Sinekler, daha tatlı olduğu için inciri tercih ederlermiş. Böylece de zeytin bozulmadan kalırmış.

Değişik yerlerde farklı zeytinliklere giden ailelerin, tarlalarda gizli köşeleri, zulaları olurmuş. Poşetler içinde çaydanlık, çay, şeker, peksimet, zeytin bulundururlarmış. Uzun yaz günlerinde bazen tarlalarda geceler, karınlarını bu erzaklarla doyururlarmış.

Öğlen oldu, nihayet. Yere harika bir sofra kuruldu. Tutuşturulan çalı çırpıda çay demlendi. Türkiye’nin en az yağış alan bu bölgesi, bir zeytin cenneti. Ürün çok kaliteli. Çiftçiler çok çalışkan.

Sohbet sohbeti açıyor. “Biz burada ağaç dikmeyiz” diyorlar. “Kendiliğinden çıkan ağaçları aşılarız. O ağaçlara ‘delice’ deriz. Delice daha dayanıklı olur. Aynen buranın yabani sığırları gibi, delice de kendi kendine hayatta kalabilir.”

Yemekler enfes. Belki de ben çok acıktım, yoruldum, açık hava falan… Geceden hazırlanmış börekler, kuru fasülye, peynir, zeytin ve salata. Sinan’la konular iyice koyulaşıyor. “Bu da zor bir hayat. Dün bütün gün odun kırdım, bugün buradayım. Ama kendimi anlam yüklemeye gerek duymayacak kadar mutlu hissediyorum” diyor. “Nasıl hoşuma gidiyor, nasıl ferahlatıyor beni. Burada beyin matematiğimiz de farklı çalışıyor herhalde” diyor. Kalkıp kendime bir bardak daha çay dolduruyorum.