En çok tanınan, en çok gezen, en çok ödül alan rehber ünvanlarına sahip, ödüllü kitapların yazarı Saffet Emre Tonguç’un engin İstanbul bilgilerini okumak da dinlemek de ayrı birer zevk. İstanbul’u bir kez de Saffet Emre Tonguç’un röportajımızda anlattığı önerileriyle keşfedin.

ftm_2016-3_74-1İstanbul neden kendine hayran bıraktıran hatta aşık eden bir şehir? Onu eşsiz yapan özellikleri neler?
Bir kere dünyada üç imparatorluğa başkentlik yapmış başka bir şehir yok. Ve bunlar gerek hüküm sürdükleri dönemin uzunluğu gerekse geride bıraktıkları tarihle dünyanın en önemli imparatorlukları olunca, İstanbul da tümünden süzülen eşsiz bir zenginliğe sahip oluyor. Öte yandan şehrin ortasından dünyanın en önemli su yollarından biri geçiyor ve muhteşem bir coğrafi yapı armağan ediyor size. Bu açıdan da eşsiz bir deneyim. İçinden nehir geçen kentlere dahi ne kadar ayrıcalık atfedildiğini düşünürsek, Boğaz’ın ayrıcalığını daha net anlayabiliriz… Sadece tarihiyle doğasıyla değil şehir yaşamıyla da harika deneyimler edinebileceğiniz bir kent. Otantik adreslerden son derece rafine mekanlara uzanan bir yelpazesi var; hem yeme içme hem alışveriş hem de konaklama açısından söylüyorum. 24 saat yaşayan bir şehir tanımını sonuna kadar hak ediyor. Avrupa’daki birçok şehirde, neredeyse ilk akşamdan sokaklardan el ayak çekildiğini görürsünüz. Burada sabaha kadar İstiklal Caddesi’ndeki insan trafiği sürer, sabaha kadar yemek yiyebileceğiniz ya da eğlenebileceğiniz sayısız mekan var. Kız Kulesi’nin manzarasına karşı gece 3’te de çay içebilirsiniz mesela… Kısacası İstanbul yorulmayan ve barındırdığı farklılıklardan doğan sinerjisiyle bağımlılık yaratan bir şehir. Keşfetmekle bitiremeyeceğiniz kadar zengin ve aktif.

Her sokağında farklı hikayeler var, bu kadar sürprizlerle dolu olması mı insanları kendine çekiyor?
Kesinlikle bu zenginliğin en büyük etken olduğunu düşünüyorum. İstanbul, siz merak edip gezdikçe yeni yüzler, yeni hikâyeler ve yeni mekânlarla tanıştıran sonsuz bir hazine. Yeter ki ilgilenin ve dinlemesini bilin! Ben yaklaşık 30 yıldır yüzlerce kez Kapalı Çarşı turu yaptım ama çarşı beni hala şaşırtmaya devam ediyor. Benim hep tekrarladığım sloganım; İstanbul’da yaşamayın İstanbul’u yaşayın! Çoğu insan bunun pahalı bir şey olduğunu düşünür ve bunu tembelliğine mazeret olarak kullanır. Oysa dünyanın en muhteşem suyolu olan Boğaz’ı her gün Eminönü’nden kalkan ve eskilerin “dilenci vapuru” dediği vapurla gezebilirsiniz. Elinizde size bu konuda yardımcı olacak iyi bir de rehber kitap varsa değmesin keyfinize. Bu durumda ihtiyacınız olan tek şey görüp yaşadıklarınızı paylaşacağınız kafa dengi bir dostun yanınızda olması. Lütfen bir İstanbul kart ve bir müze kart alın. Bu ikisi cebinizdeyse gidemeyeceğiniz yer, giremeyeceğiniz müze yok demektir. Şehrin sokaklarında kaybolun, kaybolun ki daha yakından tanıyasınız.

Siz İstanbul’un en çok neyini seviyorsunuz?
İstanbul benim için giydiği her kıyafeti kendisine yakıştırmayı bilen zarif ve sofistike bir kadın gibi… Hem İstanbul’la hem Boğaz’la özel bir bağım olduğunu düşünüyorum. Yılın her zamanı farklı güzel, her mevsim ayrı keyif bu şehirde. Özellikle erguvanların gülümsemeye başladığı, bunu gören lalelerin, leylakların ve mor salkımların onlarla güzellik yarışına girdiği ilkbaharı İstanbul’da geçirmek ömre ömür katıyor. İstanbul’un sakladığı tarihi, lezzetleri, kalite akan mekanlarını, salaş duraklarını hatta zaman zaman kendine has karmaşaşını seviyorum. Ama en çok neyini seviyorsun sorusunun bir yanıtı var; ben İstanbul’u anlatmayı seviyorum, insanlara İstanbul’u yaşatmayı seviyorum.

Çocukluğunuzdaki İstanbul nasıldı? Aklınızda kalan fotoğraflarda nasıl görüntüler, kokular ve duygular var?
Çocukluğum Kandilli’de geçti. Boğaz semtlerinden birinde nefis bir güzellik, çok güzel arkadaşlıkların komşulukların yaşandığı samimi bir atmosferde büyüdüm. Hani şimdilerde sıkça duyduğumuz o eski İstanbul özlemi vardır ya ben onu yaşayarak büyüyen şanslı çocuklardandım. Mahalle samimiyetiyle, sokakta oynayabilme özgürlüğüyle büyüdüm. Herkesin birbirine selam verdiği, güleryüzle selamladığı, sokaklarda ayaküstü keyifli sohbetlerin yapıldığı anlar var hatırımda en çok…
ftm_2016-3_75-1
Siz İstanbul’da nerede yaşıyorsunuz şimdi?
Evim Rumelihisarı’nda. Ben hem merkezi hem de mahalle dokusunun hala sürdüğü bir yer olması nedeniyle tercih ettim. Yüzlerce hatta binlerce dairenin olduğu ama insanların birbirini değil tanımak asansörde görüp selam vermekten dahi imtina ettiği gökdelen, rezidans hayatları bana göre değil. 6 dairenin olduğu küçük samimi bir dünyamız var yaşadığım apartmanda. Sıkı komşuluk ilişkileri sürdürüyoruz, seyahat dönüşleri beni ev yemekleriyle karşılıyorlar ya da birlikte pazar kahvaltıları yapıyoruz. Sahile inip yürüyüş yapmak en sevdiğim şeylerden biri, bu özgürlüğü tanıyor bana evimin bulunduğu yer. Her sabah Boğaz’ın muhteşem manzarasına bakarak güne başladığım, harika bir manzaram var. Bunların hepsi yaşadığım yeri çok sevme nedenim.

Artık sizinle bütünleşen bir sloganınız var, “İstanbul’da yaşamayın, İstanbul’u yaşayın.” İstanbul’u gezmek için ilk nereden başlamalı? Bize bir rota önerir misiniz?
Öncelik tarihi yarımada olmalı. 1500 yaşındaki Aya Sofya, 400 yıl Osmanlı sultanlarına ev olmuş Topkapı Sarayı, Muhteşem Süleymaniye, dünyanın ilk AVM’lerinden Kapalıçarşı, Dolmabahçe Sarayı tabii ki görülmeli. Fener ve Balat eski İstanbul’u yaşatan yerlerden, sokaklarında keşfe çıkılmalı. Galata ve Karaköy ise tarihe dokunurken keyifle farklı lezzetler tatmak isteyenlere göre.

Birçok ünlü turist İstanbul’u sizinle geziyor. İstanbul’u tanıdıkça neler düşünüyorlar?
Ben kendimi bir kültür elçisi olarak görüyorum. Google’ın CEO’su Eric Schmidt, oyuncular Robert Redford, Candice Bergen, Kevin Spacey, modacılar Calvin Klein, Diana Von Furstenberg, Michael Kors, Elie Tahari, Guess’in sahibi Paul Marciano, Amerikalı talk Show sunucusu yüzyılın en etkili kadınlarından sayılan Oprah Winfrey, Amerika’nın ilk kadın dışişleri bakanı Madeleine Albright, ABD eski genelkurmay başkanı ve eski dışişleri bakanı Colin Powell, yıllık 120 milyar dolarlık ciro yapan şirketlerin sahibi Amerikalı finansçı Leon Black’in de aralarında bulunduğu 100’e yakın yabancı ünlü ve etkin isme İstanbul’u gezdirdim. Ünlü olmayan turist sayısını hesaplayamıyorum bile! Bu tabloya bakınca şunu görüyorsunuz o insanlara geçmişimiz ve bugünümüz hakkında ne anlatırsam, akıllarındaki imaj da ona göre şekilleniyor. Yeteri kadar önyargılı bakış var ülkemize karşı, bunları değiştirmeye uğraşmak kolay değil. Ama hem ülkemi hem de mesleğimi çok sevdiğim için bunu sorumluluğum olarak görüyorum. Bu insanlar ülkelerine döndüklerinde başka insanlara burada gördüklerini, hissettiklerini, öğrendiklerini aktarıyorlar… Çarpıcı bir örnek olarak şunu anlatabilirim; dünyaca ünlü bir modacıyı gezdiriyorum, Sarayburnu’ndayız. “Karşısı Çin mi?” demez mi! “Değil, Türkiye’nin büyük bölümü Asya’da bulunuyor” dedim. “İstanbul’dan sonra mı Çin geliyor?” dedi bu kez. “Yok arada başka ülkeler var” diye cevap verdim. “Programa Arkeoloji Müzesi koymuşlar. Ne göreceğiz?” dedi. “Muhteşem Yunan ve Roma eserleri var” dedim. “Onları çaldınız mı?” diye sordu. “Niye çalalım?” dedim. “Yunan ve Roma demiyor musun, burası Türkiye değil mi?” diye ekledi; söyleyecek söz bulamadım desem yeridir! Ama tabii açıklama yapmam gerekti, anlattıkça önyargılarından kurtuluyorlar. Böyle zengin bir tarihi, kültürel mirasa sahip ülke sayısı sınırlı. Onlar da bunun farkındalar ve bu zenginlik hakkında bilgi sahibi oldukça, Türkiye’ye duydukları saygının, hayranlığın arttığını gözlemliyorum.

İstanbul turizmi birkaç yıl öncesine kadar hızlı büyürken, yaşanan terör olayları nedeniyle büyük bir darbe aldı. Bu krizi nasıl aşacağız sizce?
Aslında bu sadece İstanbul’un değil ülke turizminin önündeki büyük bir sorun. Çözmek için de genel bir değerlendirme yapmak ve her yörenin avantajlarına göre hareket planları belirleyerek yeni stratejiler geliştirmek gerekiyor. En başında ise ülkemizin imajını düzeltmek gerek. Bu yaz gittiğim en küçük ülkelerde bile Türkiye denince önce terörün akla geldiğine şahit olduğum, hiç hak etmediğimiz genellemelerle anıldığımızı gördüğüm için çok üzgünüm. Yani ciddi bir imaj sorunumuz var öncelikle bunu düzeltmemiz gerekiyor; tesislerin kalitesi, sayısı, ülkemiz coğrafi güzelliği, zengin tarihi bir yere kadar… İnsanlar öncelikle kendilerini güvende hissetmek ve huzurla tatil yapmak istiyor.
Kıyı kentlerimiz için konuşursam, öncelikle her şey dahil sisteminin turizmi baltalayan çok önemli bir sorun olduğunu ve artık bu kısır döngüden kurtulmak gerektiğini belirtmem gerek. Öte yandan kendi ülkemizin vatandaşlarının 2. sınıf turist muamelesi görmesi sektörün ayıbı. Yerli turist ciddi bir küskünlük yaşıyor, bunun aşılması önemli. Bir de Türkiye öyle zengin bir kültürel dokuya ve tarihe sahip ki turizmi deniz-güneş-kum üçlüsüyle değerIendirmek kendimize yapacağımız en büyük kötülük. Kültür turizmine ağırlık vermek, ilgi çekici turlar düzenlemek gerekiyor. Tabii bunun için de tekrar başa dönüp, ülkenin güvenliği ve huzuruyla ilgili kaygımızın kalmamasını istemek zorundayız.

Turistlerin mutlaka uğradığı Kapalıçarşı var. Alternatif bir Kapalıçarşı önerisi alabilir miyiz? Hani çok bilinmeyen, gizli kalmış yerler mesela?
Bu soruya yanıt vermek için bir kitap yazdım! 30 bin 700 metrekareye yayılan, 20’ye yakın giriş kapısı olan içinde 65 civarı sokak barındıran bir yerden bahsediyoruz. 3 bin 600 dükkan var içinde. Dolayısıyla çarşının farklı yüzünü görmek için birkaç durak belirlemek mümkün değil… İnsanlar Kapalıçarşı’ya girip turladığında ve önüne çıkan yerlerde yemek yediğinde ya da bir şeyler içtiğinde evet o atmosferi soluyor, evet çarşıyı gezmiş görmüş oluyor ama tanımış, öğrenmiş, etraftaki sayısız sırrın farkına varmış olmuyor. Bu zaten çok kolay bir şey de değil; yıllarca emek verdim, karış karış gezdim — gezdirdim ama inanır mısınız hala beni bile şaşırtan öyle detaylara rastlıyorum ki hala…

İstanbul’da sonbaharın tadını en iyi hangi mekanlarda çıkarırız?
Ağaçların kırmızı, sarı, yeşil, kahverengi dörtlüsüyle sunduğu görsel şölenin tadını en çok şehrin parklarını gezerek çıkarırsınız. Gülhane Parkı, Yıldız Parkı, Abbasağa Parkı, Kuruçeşme Naciye Sultan ile Şeyhülislam koruları, Aşiyan, Emirgan Parkı, Büyük ve Küçük Çamlıca, Fethi Ahmet Paşa Korusu, Hıdiv Kasrı ve Beykoz Korusu’nu keyifle tercih edebilirsiniz. Belgrad Ormanı ve Atatürk Arboretumu da tek kelimeyle şahane oluyor. Ayrıca hem havalar serinlemiş hem de kalabalıklar nispeten azalmışken mutlaka Adalar’a gidilmeli.

Yurtdışından gelen arkadaşlarımızı, İstanbul’u iyi tanımaları için hangi restoranlara götürebiliriz? Mutlaka hangi lezzetleri tatmalılar?
Changa, Maya, Karaköy Lokantası ve Mikla’dan keyif alabilirler. Meze by Lemon Tree ve Sıdıka da her zevke hitap eder. Nuruosmaniye’de bulunan Vedat Başaran’ın yönetimindeki Nar Lokantası Osmanlı lezzetlerini denetmek için seçilebilir. Kadıköy’de Çiya, Güneydoğu bölgesinin sıra dışı lezzetlerini aynı çatı altında bulabileceğiniz bir yer. Şişhane’deki X Restaurant’ın ilginç bir deneyim olacağını düşünüyorum, Haliç manzarası enfes. Madeleine Albright ve Robert Redford’u götürdüğüm Pandeli ise şehrin klasiklerinden, mutlaka gidilmeli. Kuruçeşme Kydonia’da tadacağınız Girit lezzetleri olağanüstü. Nişantaşı Kantin, Türk mutfağının rafine bir yorumu. Bir de muhakkak Şampiyon’da kokoreç gibi arka sokak lezzetlerini tattırmak gerek.

Bitmeyen bir bilgi yolculuğu sizinki… Tüm bu bilgileri nasıl topluyorsunuz, çalışma sırlarınızdan birkaçını paylaşmanızı istesek…
İyi bir kütüphanem var kariyerim boyunca edindiğim çok önemli kaynaklara sahibim. Teknolojinin nimetleri de çoğu kez imdadıma yetişiyor, intemet önemli başvuru kaynaklarım arasında. Tabii ki nasıl kullanacağınızı bilmeniz çok önemli, arama motorunda karşınıza çıkan ve dezenformasyondan ibaret bilgileri kastetmem mümkün değil. Pek çok kütüphanenin veritabanına ve akademik veritabanlarına, araştırmacıların makalelerine, güncel gelişmelere ulaşabiliyorum. Tabii ki her bilgiyi ezberlemem mümkün değil, sürekli bilgilerimi tazelemeye özen gösteriyorum. Bir de bilgiyi akılda tutmanın en güzel yolu onu kullanmak; cümleleri beynimde paslanmaya bırakmıyorum. 40 farklı tur yapıyorum. Ayda en az 5 yazı yazıyorum, sosyal medyayı proje odaklı kullanıyorum, her gün bilgi, deneyim odaklı asgari 3 paylaşım yapıyorum. Tüm bunlar bilgilerimi saklamayı değil kullanmayı sağlayan, ayrıca sürecin parçaları.

Yeni kitaplar geliyor mu?
Evet, çok heyecan duyduğum iki kitap var sırada. Baskı öncesi son revizeler dönemindeyiz. Biri İstanbul ve Gece. Şehre çöken karanlığın ışıltılı izlerini süreceğiz birlikte. İstanbul’a ışıltı katan, manzarası gece ayrı bir güzel olan noktaları Aydın Sert’in fotoğraflarıyla görüp, benim kalemimden okuyabilecekler. Orijinal bir çalışma oldu yine, bir benzeri yok diye biliyorum… Diğeri ise Kapalıçarşı. Tarihi, gelenekleri, bugünüyle adım adım bir tur gibi düşünebilirsiniz. Dükkanlar, mekan önerileri, Kapalıçarşı’nın olmazsa olmazları, ustaların hikayeleri ve daha nice detay var…