Önce biraz hüzün, hemen ardından dolu dolu huzur. Sonbahar bu, en gerçek mevsim. Bütün renkler coşmuş, güneşin ışığı en doğru açıyı nihayet bulmuş. Durmadan gezmenin tam zamanı bence. Pandeminin izin verdiği uzaklara. Bazen mahallede, bazen sadece içimizde. Seyahat, insanın olduğu her yerde…

Son günlerde önüme sürekli Cemal Süreyya’nın o olağanüstü dizesi çıkıyor: “Sonbahar sanattır, diğerleri mevsim”. Nasıl da söylemiş, nasıl da bam telimden vuruyor beni… Ayrıca ne kadar doğru, değil mi? Sonbahar gelince baharın o deli coşkusu çoktan bitmiştir. Yazın o öforik, manik hali birdenbire fısss diye son bulur. Oh, nihayet. Henüz kışın depresyonu başlamadan, şöyle derin derin, hissederek, tadını çıkartarak, her detayı görerek yaşamanın ve gezmenin tam zamanıdır artık. En eşsiz sanat hayatın ta kendisiyse eğer, tüm hayatın özeti de bu mevsimde gizlidir işte.

Hafif bir hüzün yakışmaz mı insana? “Hüzün ki en çok yakışandır bize” deyip, Hilmi Yavuz’a da bir selam göndermemek olmaz…

Sonbahar, kesinlikle hüzün, kesinlikle sanattır. Bir yaşam becerisi, hayatın karmasıdır. Hayat, her an kahkahalarla, koşarak, uykusuz, bir yerlere yetişme telaşıyla çılgın bir tempoyla yaşanmaz ki. Biraz durulur, hissedilir, gün ve yaşananlar demlenmeye bırakılır. Evdeki çekmeceler temizlenir, duvarlardaki tablolar değiştirilir. Biraz anılar deşilir, yağmurda yürünür, gerekirse yeni kararların ağırlığıyla koltuğa çökülür. Gün batımında hafiften gözyaşı, iç ürpertisine çok iyi gelir. Gerçektir bu mevsim. Acı da oradadır, pembe de. Moraran, kızaran yapraklar, içinizden fışkıran çığlıklara karışır.

“Ölümü gömdüm, geliyorum / Bir sonbahar günüydü, geliyorum” demiş ya Edip Cansever. Oradaki sonbahar vurgusu beni benden alır hep. O gömülen ölü ne acaba, her okuyuşumda başka bir anlam belirir zihnimde. Tüm yaşanmamışlar mı, gidenler mi, yoksa artık büyük hedeflerden vazgeçen ben mi?

Ama Cahit Sıtkı, beni de, herkesi de uçurur bence.

 

“Sanmayın güller açar,

Bülbül değildir öten

Bu rüzgar başka rüzgar.

Ne istersiniz benden

Bilmem ki hatıralar

Gelir gelmez sonbahar”

 

Ben ne biçim gezi yazarıyım böyle? Size şöyle kısa yoldan “bu mevsimde gidilecek on doğru rota” falan yazıversem keşke. Baksanız, seçseniz, mümkünse gitseniz; değil mi? Yok, ille klinik psikolog, romantik, melankolik personalarımı çıkartırım ortaya. Karşımdakini de kendimi de ilmek ilmek incelerim.

Elinizdeki, avucunuzdaki budur. Gelin bu adamı böyle kabul edin. Ben size “en iyi on rota” falan yazmayayım n’olur. Onlar her yerde var. Yüzü beş para.

Daha güzel birşey yapsak birlikte? Rota mota değil de, bu mevsime, bu duyguya, bu döneme bence en uygun birkaç yeri paylaşsam sizinle? Aşağıdaki dört ana başlıkta topladım kafamdakileri. Benim vaktim ve imkanlarım elverirse, e şıkkı, hepsi derim. Sonbahar bu, malum, en güzel gezilecek mevsim…

 

1) Yaz Bitmedi Diye Tutturanlara

İşte ben buyum. Bir tarafımla sonbaharın renkleri ve hüznüyle kendimden geçerim. Akşamları hırkayla oturmaya bayılırım. Ama öbür tarafım, manik ben, yaz bitmez, bitemeeeeez diye haykırır durmadan. Son kullanma tarihini geçirir, tepe tepe yüzmeye, güneşlenmeye, deniz kenarında kitaplar okumaya devam ederim. Bakın canım hala hava mis, deniz şahane, diye de herkese anlatırım.

Güneye, en güneye kadar gidin. Akdeniz’in en güzel zamanı başlıyor. Buradaki kural şu: sonbaharda ne kadar ilerler, ne kadar kışa yaklaşırsanız, güneyde de o kadar ilerleyin. Yani, kasım ayında Mersin muhteşem misal. Denizi, havası tam kıvamında. Mağaralara inin, uzun sahil şeridinde yürüyün, koşun, hiç çekinmeden yüzün. Ekim sonu Alanya, Antalya mükemmel olur. Yazın hala devam ettiği, denizin ve kumun kokusunun buram buram koktuğu günler doya doya sîzindir. Dağlar, doğa, temiz hava, pandeminin de panzehiri bence. Değişik yerler de açılıyor, duyuyorum. Yeni bir glamping tesisi açılmış, ismi Hava Su Park. Eko tarım, doğa yürüyüşleri, bitki toplama, meditasyon yapmak mümkünmüş. Yine de Antalya civarında ekim ayında mutlaka tayfunlar, kasırgalar, fırtınalar kopar; aklınızda bulunsun.

Evet evet, güzel günlere odaklanalım hadi. Yaz bitmedi diyenler: Doğru diyorsunuz, Ege ve Akdeniz’de mevsim hala yaz. Üstelik akşamları rahat rahat uyuyorsunuz. Oteller ve lokantalar kalabalık değil, trafik insanı baymıyor.

Fethiye, Kaş, Kalkan, Olimpos… Ah ne güzeldir oralar şimdi. Marmaris koyları, o küçük dağ köyleri, köylerin meydanlarındaki çınar altı kahveleri… Ne rahat gezilir. Düşünsenize, bağırış çağırış bir kalabalıkta, yapış yapış nemli bir sıcak havada değilsiniz. Geceleri rahat uyuduğunuz için sabahları oldukça zinde bir şekilde güne başlıyorsunuz. O halde durmayın, gezmeye ve keşfetmeye devam edin. Dünyanın en güzel bölgesi, bizim Ege bölgesidir. Sedir Adası, Ula’da o muhteşem sokaklar, Köyceğiz ve Dalyan tarafını da atlamayın. Buralar hakkında fazla bilgi vermeyişimin sebebi, daha sonraki yazılarda her birini uzun uzun anlatacağım için. Şimdilik bir küçük tanıtım, televizyoncu diliyle “teaser” vereyim, “az sonra” diyerek olay mahallini terk edeyim.

 

2) Kültür Gezisi Benim Olayımdır Diyenlere

“Bizim evde TV yok” diyenler, “ille de Avrupa sineması” diye ısrar edenler, hayatında dizi seyretmemişler, okumalara doymayanlar, sözüm size. Edirne’ye son zamanlarda hiç gittiniz mi? Şimdi tam zamanı. Etnografya ve Arkeoloji müzeleri muhteşem. Görece yeni açılan Selimiye Vakfı Müzesi’ne bayıldım. Selimiye Cami, dünyanın başyapıtlarından biri zaten. Her defasında gözyaşlarıyla gezilen bir şaheser.

Türkiye’ye ziyarete gelen Amerikalı bir dostumu Edirne’ye götürmüştüm, Selimiye’ye girdik, iki dakika sonra hüngür hüngür ağlamaya başladı. Tutamıyorum; titreyerek, salya sümük ağlıyor. Düpedüz katarsis yaşıyor. Hiçbir şey sormadım. O muhteşem yapının, o insanın soluğunu kesen dehanın, o uhrevi havanın işte böyle bir etkisi kesin var.

Tabii böyle bir başyapıt varken, diğer bütün camiler onun gölgesinde kalmaya mahkum. Ama, nasılsa Selimiye’yi gördüm diye başka birini görmezseniz, çok yazık olur. Muradiye Cami ve çiçek desenli çinileri akıl almaz güzellikte. Zaten tarihi bilgileri okur, gezi ve kültür olayını çok güzel birleştirmiş olursunuz.

Ali Paşa Çarşısı’nda da dolaşın. Kaleiçi’ndeki eski evlerin fotoğraflarını çekin. Sıkı bir kültür gezisi noktasını daha görüp öyle dönün ama: Sağlık Müzesi. Akıl hastalıkları nasıl bir özenle, incelikle tedavi edilmiş, hayretler içinde kalacaksınız. Hem de ortaçağın o karanlık günlerinde, Avrupa’da hastalar türlü işkenceler ve hurafelerle hayatlarını kaybederken…

Sonbahar renklerini yakalamak için Meriç nehri kıyısında biraz yürüyüş yapın ama mutlaka. Yani kültür şart, eğitim şart, ama doğa ve spor da lazım bir yerde.

Son olarak ciğer yemeden dönmeyin de diyeyim. Haliyle, gezi herkesi acıktırır. Niyazi Ustam’a gidin, selamımı söyleyin. Onun fındık yağında kızarttığı ciğerden bir buçuk porsiyonu bugün helaldir!

 

3) Şehrimden Asla Ayrılamam Diye Israr Edenlere

Her köy, her mahalle, her şehir, yeniden keşfedilmeyi hak eder. Gözden kaçan bir detay, biraz daha tanınacak komşu, renk değiştirmiş bir ağaç veya şimdiye kadar nedense es geçilmiş bir aşina yüz. Keşfetmek, insanı uçuran bir his. Yeni bir şey öğrenmek, başka bir açının varlığını farketmek, hiç yürünmemiş o yoldan ilk defa yürümek… Hele bu şehir İstanbul’sa, diyecek laf yok. Ömürler yetmemiş anlamaya, anlatmaya. Katman katman açılan bir küre gibi, her kabuğunda başka hikayeler, söylenceler, hile ve desiseler barındıran şehir burası.

Geçenlerde Unkapanı’ndan Fatih Çarşamba’ya, oradan Balat’a yürüdüm. Balat’ta Deliler Kahvesi’nde kahve içip dinlendim biraz. Evsizlere yemek dağıtmak üzere hazırlık yapan hayırsever bir grup insana yardım ettim. Akşama dağıtılacak üzümleri, onlarla birlikte pakete yerleştirdim. Oradan Eminönü, Mahmutpaşa, Kapalı Çarşı yürüyüşü yaptım. Sırt çantamı gerekli gereksiz bir sürü şeyle doldurdum. 10 TL’ye yirmi adet çakmak, üç ayrı boyutta tornavida, bir paket yara bandı, hediye verilir diye büyük boy nazar boncukları… Zihnimde benimle yaşayacak sonsuz anı, günlük aktivite sayfamda 22 bin adım, yüzümde bir gülümsemeyle döndüm eve. Yürüyün. Görmek için, duymak için, sağlıklı kalabilmek için. Şehirler yürüyerek aşınmaz, yürüyen insan pas tutmaz. Sonbahar, şehirleri yürüyerek keşfetmek, anlamak, dinlemek için en doğru mevsimdir.

Bir de Kilyos’a gittim, yeni bir mekanın açılmış olduğunu gördüm: Ayder Davos. Harika bir yer. Lokanta, piknik alanı, bir tam gün kalınacak bir cennet. Sahibi Cengiz Tabakla tanışıp uzun sohbet ettim. Şimdilik bu kadar yazayım, bu da teaser olsun, daha detaylı bilgi, muhtemelen yazacağım Kilyos yazısına kalsın.

 

4) Yurt Dışına Gideyim Diye Sulananlara

Ah maalesef, şu anda hala pek mümkün değil. Çok az ülkeye gitmek olası bu günlerde. Yoksa derdim ki vakti olan, parası olan, hemen Kanada veya ABD’ye, New England bölgesine gitmeyi düşünsün.

Ya da sonbaharın ve romantizmin başkenti Paris’e gidebilseydik keşke. Cafe Le Deux Magots’da oturup kahve içsek, Dalida’dan “Je Suis Malade”ı dinleseydik. Hafif yağmur yağsaydı, Yves Montand gibi pardesünün yakalarını kaldırıversek.

Neyse, şimdiye dönelim. Arabayla Bulgaristan’a gidilebiliyor. Bir seçenek. Fransa açtı sınırları, ama her an bir sürprizle karşılaşmak olası. Şu varyant haberlerini sıkı takip etmek gerekiyor. Uzakdoğu olabilir belki. Singapur’u çok severim ben. Tayland da keşfetmek için çok cazip bir kültür. Aşılar tamamsa, uçuşlarda bir sıkıntı yoksa; neden olmasın?

Ah maalesef, Yunan adaları bu sıralarda söz konusu bile değil. Efharisto, parakalo, kalimera kelimelerini duymayalı iki yıl oldu. Alışmışız, rutinlerimiz oluşmuş. Yunan adası tavernaları, artık alıştığımız, tanıdığımız simalar, her sene birlikte şelfi çektirmeler… Pandemi geçsin, aramız düzelsin, euro biraz düşsün… Ah keşke!

İtalya, İspanya falan çok riskli gözüküyor yine. Karantina süreci olmasa bile, bu dönemi çok büyük kayıplarla atlattılar. Bir dalgaya daha denk gelmek de var. Bence değmez.

Bir kez daha hatırlatayım: Karar vermeden, bilet almadan, uçak rezervasyonları yapmadan önce mutlaka internet araştırması yapın. Havayolu şirketleri dahi en doğru cevabı bilmiyorlar bazen. Gidilecek ülkenin turizm bakanlığının web adreslerinden ne olup bittiğini okumak, sizi olası tatsız durumlardan koruyacaktır. Bu eşsiz mevsimi karantinada veya havalimanlarında geçirmek istemeyiz sonunda…

 

Son iki söz:

1. En sevdiğim mevsim sarı sonbahar.

2. Havalar nasıl olursa olsun, sizin havanız yerinde olsun.