Dan Brown’un VATIKAN’I
Bazı seyahatlerin başlangıcında uçak bileti yoktur. Bir kitap vardır. Yazarımız, Dan Brown’ın iki romanının izlerini Vatikan’da sürüyor.
Yıllar önce, Dan Brown’un ‘Da Vinci Şifresi’ ve ‘Melekler ve Şeytanlar’ romanlarını peş peşe okuduktan sonra kendime verdiğim en güzel doğum günü hediyelerinden birini verdim: Çok da uzun düşünmeden, dört günlük bir Roma tatili planladım.
Aslında karar biraz ani, merak ise hiç ani değildi. Çünkü Roma artık benim için yalnızca Kolezyum’un, çeşmelerin, meydanların ve eski taş sokakların şehri değildi. Dan Brown’un kitaplarıyla birlikte Roma’nın üzerine başka bir hikâye daha eklenmişti. Taşların arasında saklanan semboller, kiliselerin içinde başka anlamlara dönüşen sanat eserleri, gizli geçitler, eski tarikatlar ve bütün bunların merkezinde duran Vatikan…
Üstelik bu yolculuğa yalnız gitmiyordum. Eşim de kitapları okumuştu. Böylece iki gezgin, aynı romanların etkisiyle Roma’ya doğru yola çıktık. O güne kadar bir şehri gezerken yalnızca gördüklerimize bakardık; bu kez okuduklarımız da bizimle birlikte seyahat ediyordu. Ve dört günlük Roma tatilimizin içinde Vatikan, Roma kadar önemli bir durak haline geldi.
Dünyanın En Küçük Ülkesine Doğru
Roma’nın içinde yürürken bir anda başka bir ülkeye geçtiğinizi söylemek kulağa tuhaf geliyor. Ama gerçekten öyle. Vatikan, Roma’nın kalbinde, Tiber Nehri’nin batısında yer alan bağımsız bir devlet. Yüzölçümü yalnızca 0,44 kilometrekare, yani 44 hektar. Bu özelliğiyle dünyanın hem yüzölçümü hem de nüfusu bakımından en küçük bağımsız devleti. Vatikan Devleti, İtalya ile imzalanan Lateran Antlaşması’nın ardından 11 Şubat 1929’da egemen bir devlet olarak kuruldu.
Üstelik sınırın nasıl geçtiğini anlamak da ayrı bir hikâye. Aziz Petrus Meydanı’nın zemini üzerindeki beyaz mermer çizgi, bazı noktalarda ülkenin sınırını belirliyor. Yani birkaç adım önce Roma’dasınız, birkaç adım sonra başka bir ülkenin topraklarındasınız. Daha da ilginci, meydanın ziyaretçilere açık olması nedeniyle bu sınırı çoğu zaman fark etmeden geçiyorsunuz.
Devletin kendine ait güvenlik yapılanması da var. Vatikan’ın girişlerini İsviçre Muhafızları ile Vatikan Jandarma Birliği koruyor. Bugün İsviçre Muhafızları yalnızca rengârenk üniformalarıyla fotoğraf çektiren askerler değil; Papa’nın ve Vatikan’ın güvenliğinde görev yapan gerçek bir askerî birlik. Vatikan’ın 2024 sonu verilerine göre devlet sınırları içinde yaşayanların sayısı 882; vatandaşlık statüsündeki kişilerin sayısı ise 673. Bütün bunları düşündüğünüzde 0,44 kilometrekarelik bu küçücük ülkenin dünya tarihindeki ağırlığı insanı gerçekten şaşırtıyor.
Ama bizim için o gün Vatikan’ın başka bir anlamı daha vardı. Çünkü birkaç ay önce, Dan Brown’un romanlarında defalarca dolaştığımız sokaklara ve meydanlara şimdi gerçekten basacaktık.
Bir Romanın İçinden Roma’ya
Da Vinci Şifresi ile tanıştığımız Robert Langdon, Harvard Üniversitesi’nde semboloji profesörü. Dan Brown’un yarattığı bu karakterin en büyük özelliği, başkalarının yalnızca sanat eseri, mimari yapı veya dini sembol olarak gördüğü şeylerin ardındaki anlamları okuyabilmesi.
Paris’te başlayan Da Vinci Şifresi, bizi Louvre Müzesi’nden Leonardo da Vinci’nin Mona Lisa ve Son Akşam Yemeği gibi eserlerine, Saint-Sulpice Kilisesi’ne, Londra’ya ve İskoçya’daki Rosslyn Chapel’e kadar uzanan bir gizem yolculuğuna çıkarıyor. Romanın sinema uyarlamasında da Louvre, Rosslyn Chapel, Lincoln Cathedral, Temple Church ve Winchester Cathedral gibi gerçek mekânlar kullanıldı. Filmi de izleyince hikâye daha da somutlaşıyor. Robert Langdon’ı Tom Hanks’in canlandırması, kitapta zihnimizde yarattığımız karakteri gerçek bir insana dönüştürüyor.
Fakat benim Roma seyahatim açısından asıl önemli olan diğer kitaptı: Melekler ve Şeytanlar. Bu kez Langdon’ın yolu Roma’ya düşüyor. Ve Roma, kitapta adeta dev bir bilmeceye dönüşüyor. Illuminati’nin izleri, kardinal cinayetleri, Bernini’nin eserleri, kiliseler, meydanlar ve Vatikan… Romanın merkezinde yine Robert Langdon var. Ancak bu kez onun karşısında yalnızca bir bilmece değil, zamana karşı yarış var. Kitabı okuduktan sonra Roma’nın haritasına baktığınızda, şehir bir anda başka görünmeye başlıyor. Piazza del Popolo, Pantheon, Piazza Navona, Santa Maria della Vittoria, Castel Sant’Angelo, Aziz Petrus Meydanı… Bunlar artık yalnızca Roma’nın turistik durakları değil. Bir romanın sayfalarından çıkıp gerçek dünyaya taşınmış mekânlar.
“Kardinalden kardinale, sembolden sembole, kiliseden kiliseye… Kitabı okurken birkaç yüz sayfa içinde geçtiğimiz yerleri şimdi saatler boyunca yürüyerek görüyorduk. Ve belki de seyahatin en güzel tarafı buydu. Edebiyat, haritaya dönüşmüştü.”
Kitaptan Çıkıp Meydanın İçine Girmek
İşte bizim seyahatimizin en güzel tarafı da buydu. Eşimle birlikte Roma sokaklarında yürürken zaman zaman birbirimize bakıp, “Burası kitapta geçen yer değil mi?” diye soruyorduk. Bir süre sonra turist olmaktan çıkıp biraz da hikâyenin takipçilerine dönüşüyorduk. Örneğin Piazza Navona’ya geldiğimizde, meydanın ortasındaki Bernini’nin Dört Nehir Çeşmesi artık yalnızca muhteşem bir Barok eser değildi. ‘Melekler ve Şeytanlar’ın hikâyesinde önemli bir noktaya dönüşüyordu. Santa Maria della Vittoria’ya geldiğinizde ise Bernini’nin Azize Teresa’nın Vecdi heykeline başka gözle bakıyorsunuz.
Dan Brown’un en büyük başarısı belki de burada yatıyor: Gerçek Roma’yı değiştirmiyor; ona başka bir okuma biçimi kazandırıyor. Zaten filmin çekimleri de Roma’nın gerçek mekânlarını kullanıyor. ‘Melekler ve Şeytanlar’ın çekim yerleri arasında Aziz Petrus Bazilikası, Pantheon, Piazza Navona ve Piazza del Popolo bulunuyor. Ancak Vatikan’ın bazı bölümlerinde çekim yapmak mümkün olmadığı için film ekibinin Vatikan’ı turist olarak ziyaret edip ayrıntılı fotoğraflar çekerek setleri buna göre yeniden oluşturduğu belirtiliyor. Bu bilgi bugün bana daha da ilginç geliyor. Çünkü biz gerçek Vatikan’a bakarken Dan Brown’un kurduğu kurmaca Vatikan’ı düşünüyorduk; film ekibi ise kurmaca Vatikan’ı yaratabilmek için gerçek Vatikan’a bakmıştı. Bir bakıma hikâye tersine dönüyordu.
“Dan Brown’un kitaplarıyla birlikte Roma’nın üzerine başka bir hikâye daha eklenmişti. Taşların arasında saklanan semboller, kiliselerin içinde başka anlamlara dönüşen sanat eserleri, gizli geçitler, eski tarikatlar ve bütün bunların merkezinde duran Vatikan…”
Aziz Petrus Meydanı
Ve sonunda geldik. Aziz Petrus Meydanı. Bernini’nin kollarını iki yana açmış gibi duran kanatlarının arasında yürürken insanın ilk hissettiği şey büyüklük değil, belki de tarihin ağırlığı oluyor. Aziz Petrus Bazilikası’nın kubbesi gökyüzüne doğru yükselirken, önümde yalnızca bir yapı durmuyordu. Yüzyıllar boyunca sanatçıların, mimarların, papaların ve milyonlarca insanın hikâyesinin birleştiği bir sahnenin içindeydim. Dan Brown’un kitabını okumuş biri olarak ise zihnimin başka bir yerinde Robert Langdon hâlâ dolaşıyordu.
Kardinalden kardinale, sembolden sembole, kiliseden kiliseye… Kitabı okurken birkaç yüz sayfa içinde geçtiğimiz yerleri şimdi saatler boyunca yürüyerek görüyorduk. Ve belki de seyahatin en güzel tarafı buydu. Edebiyat, haritaya dönüşmüştü.
Vatikan’ı Ücretsiz Gezmek
Bizim seyahatimizin bir başka güzel tesadüfü de Vatikan ziyaretimizi ayın son pazar gününe denk getirebilmiş olmamızdı. Böylece Vatikan müzelerini ücretsiz ziyaret etme fırsatından yararlanarak rehber eşliğinde gezdik. O günün kalabalığını, uzun bekleyişleri ve içeride adım adım ilerlerken yaşadığımız şaşkınlığı bugün bile hatırlıyorum. Ama insanın hafızasında bazı mekânlar görüntü olarak değil, bir duygu olarak kalıyor.
Sistine Şapeli de benim için biraz öyle. Michelangelo’nun tavanına baktığınızda, bir sanat eserinin önünde durduğunuzu biliyorsunuz. Ama aynı zamanda yüzlerce yıl öncesinden bugüne ulaşmış bir hikâyenin içine girmiş gibi hissediyorsunuz. Dan Brown’un romanlarında sanat eserleri çoğu zaman birer şifre. Bizim gezimizde ise onlar gerçekti. Ve belki de gerçek olanın kendisi, kurmacadan daha etkileyiciydi.
Roma’nın İçinde, Dünyanın Dışında
Vatikan’dan çıktığınızda yeniden Roma’dasınız. Bir pizzacıya oturabilir, espresso içebilir, dar bir sokakta kaybolabilir, birkaç dakika sonra yeniden antik Roma’nın ortasında bulabilirsiniz kendinizi. Ama artık Vatikan’a baktığınızda yalnızca küçük bir devlet görmüyorsunuz. Bir devlet. Bir inanç merkezi. Bir sanat hazinesi. Bir tarih. Ve Dan Brown’un romanları sayesinde zihnimizde oluşmuş bambaşka bir dünya…
Yıllar önce eşim ve oğlumla yaptığım o dört günlük Roma seyahatinin üzerinden zaman geçti. Oğlum büyüdü, biz değiştik, seyahatlerimizin şekli değişti. Ama o yolculuğu hâlâ dün gibi hatırlıyorum. Çünkü bazı seyahatler fotoğraflarda değil, insanın zihninde yaşamaya devam ediyor.
Biz Roma’ya aslında bir doğum günü hediyesi olarak gitmiştik. Fakat geriye dönüp baktığımda, kendime verdiğim hediyenin bir uçak bileti ya da dört günlük bir tatil olmadığını düşünüyorum. Bir kitabın içinden çıkıp gerçek bir şehrin sokaklarına yürümekti. Dan Brown’un Roma’sını ararken gerçek Roma’yı bulmaktı. Ve belki de en güzeli, aynı kitabı okumuş olduğunuz biriyle yan yana yürürken, gördüğünüz bir meydanın, bir çeşmenin ya da bir kilisenin size aynı anda hem gerçek hem de hayal gibi gelmesiydi.
O gün Vatikan’da dolaşırken bilmiyordum. Ama yıllar sonra anladım: Bazı şehirleri gezersiniz. Bazı şehirleri ise önce kitaplarda keşfeder, sonra gidip gerçekten yaşarsınız. Roma, benim için ikincisiydi. Ve Vatikan… Dan Brown’un Vatikan’ı olarak hafızamda kaldı.
“Roma’nın içinde yürürken bir anda başka bir ülkeye geçtiğinizi söylemek kulağa tuhaf geliyor. Ama gerçekten öyle. Vatikan, Roma’nın kalbinde, Tiber Nehri’nin batısında yer alan bağımsız bir devlet. Yüzölçümü yalnızca 0,44 kilometrekare, yani 44 hektar. Bu özelliğiyle dünyanın hem yüzölçümü hem de nüfusu bakımından en küçük bağımsız devleti.”
YAZI VE FOTOĞRAFLAR: MURAT MALLI
@birmuratmallikolayyetismiyor

