Arman Suciyan ile FORMUN PEŞİNDE
Mücevher dünyasında heykelsi formları, organik estetik anlayışı ve zanaatkârlığa duyduğu derin saygısıyla öne çıkan tasarımcı Arman Suciyan, uluslararası sahnede benzersiz bir konumda yer alıyor. Birçok prestijli ödülün sahibi olan Suciyan, sektörün en önemli iki referans kitabında çalışmalarıyla yer aldı ve Forbes’ten La Gazette Drouot’ya uzanan seçkin uluslararası yayınlarda kendine özgü tasarım diliyle öne çıktı. Bugün, çağdaş mücevher tasarımının bu önemli ismi Arman Suciyan ile beraberiz.

Mücevher tasarımına ilginiz nasıl başladı? Bu yolculuğun ilk adımı neydi? Sizi bu yolda en çok besleyen kişi, anı ya da kültürel etki ne oldu?
Çok erken yaşlarımdan beri hayal ettiğim şeyleri ya çizmeye ya da kendi ellerimle bir forma dönüştürmeye güçlü bir yatkınlığım vardı. Nesnelerle ilişkim hep üç boyutlu bir merakla başladı; dokunmak, şekillendirmek, bir fikri somut bir şeye dönüştürmek… Bu içgüdü zamanla mücevher tasarımında kendine çok doğal bir karşılık buldu.
Bu yolculuğumu en çok şekillendiren kişi ise, beşinci kuşak bir kuyumculuk geleneğinin temsilcisi olan Misak Toros oldu. Onun atölyesinde geçirdiğim yıllar, teknik bilgiyle duygusal sezgilerin nasıl birleşebileceğini anlamamı sağlayan, benim için gerçek bir okul niteliğindeydi. Hem zanaatın köklerine hem de bu köklerden doğan sonsuz yaratım ihtimallerine o yıllarda bağlandım.
İlk tasarladığınız parçayı hatırlıyor musunuz? O parçanın sizde bıraktığı duygu neydi?
Evet, ilk tasarladığım parçayı hiç unutmuyorum: Bir broştu. Misak Toros’un atölyesinde çalıştığım dönemde ortaya çıkmıştı. Broşun tamamlanıp sahibine teslim edildiği gün ustamın beni çağırıp müşteriyle parçanın tasarımcı olarak tanıştırması, mesleki kimliğimin ilk kez tescillendiği andı diyebilirim. O an hissettiğim şey sadece gurur değildi; bu yolun gerçekten benim yolum olduğuna dair güçlü bir iç onaydı.
Tasarımlarınızda akışkan ve organik formlar dikkat çekiyor. Bu estetik yaklaşım nereden besleniyor?
Doğanın milyonlarca yıl boyunca var ettiği şekiller benim için bitmeyen bir kaynak. Organik formların kusursuz ‘rastlantısallığı’ ve içlerinden geçen matematik, beni her zaman büyüledi.
Londra’da geçirdiğim üniversite yıllarında Ernst Haeckel’in çalışmalarına duyduğum hayranlık daha da güçlendi. Haeckel’in çizimlerinde gördüğüm o müthiş yapısal düzen ve aynı zamanda mutlak özgürlük, tasarım algımı derinden etkiledi. Bu dönemde bazı mikroorganizmaların koleksiyonunu yapmaya başlamam da tesadüf değil. Bugün hâlâ birçok formun kaynağına baktığımda, doğanın kendi heykeltraşlığıyla karşılaşıyorum.
“Londra’da geçirdiğim üniversite yıllarında Ernst Haeckel’in çalışmalarına duyduğum hayranlık daha da güçlendi. Haeckel’in çizimlerinde gördüğüm o müthiş yapısal düzen ve aynı zamanda mutlak özgürlük, tasarım algımı derinden etkiledi.”
Bir mücevher tasarlarken süreç sizde nasıl ilerliyor? İlham mı önce geliyor yoksa malzeme mi konuşuyor?
Tasarım sürecinde ilham ve malzeme birbirinin önüne geçmiyor; daha çok birbirini besleyen iki ayrı zemin gibi çalışıyorlar. Bazen zihnimde şekillenen bir form beni belirli bir malzemeye yönlendiriyor, bazen de malzemenin kendine özgü karakteri tüm tasarımı yeniden kurgulamama neden oluyor. Bu çift yönlü diyalog, her parçayı daha organik ve daha doğru bir noktaya taşıyor.
Altın, gümüş, taşlar… Sizce malzemelerin duygusu var mı?
Kesinlikle var. Her malzemenin kendi ruhu, hafızası ve enerjisi olduğuna inanıyorum. Bir tasarım sürecinde bu ruhu tanımak, ona saygı duymak ve diğer malzemelerle doğru ilişkide buluşturmak çok önemli. Bir parçanın gücü, malzemelerin birbirini tamamladığı o görünmez uyumda ortaya çıkıyor. Tasarımcının bakışı da bu diyaloğu daha anlamlı bir seviyeye taşıyor.
Sürdürülebilirlik ve etik malzeme kullanımı tasarım pratiğinizde nasıl bir yer tutuyor?
Sürdürülebilirliğin tasarım dünyasında artık temel bir sorumluluk olduğuna inanıyorum. Türkiye’de malzeme tedarik zincirlerinde tam şeffaflığa her zaman ulaşmak kolay olmasa da mümkün olan ölçüde etik kaynaklı ve geri dönüştürülebilir malzemelerle çalışmaya özen gösteriyorum. Benim için önemli olan, süreci dikkatle yönetmek ve her parçanın hem estetik hem de etik açıdan doğru bir zeminde durmasını sağlamak.
El işçiliği sizin için ne ifade ediyor? Teknolojiyle ilişkiniz nasıl?
Teknolojinin artık yaratım sürecinin vazgeçilmez bir parçası olduğunu biliyoruz. Ancak el işçiliği, bu mesleğin DNA’sı… Elin, gözün ve beynin aynı anda devrede olduğu o farkındalık hâli, hiçbir yazılımın sağlayamayacağı bir derinlik sunuyor.
Ben el işçiliğini öğrenilmesi gereken bir alfabe olarak görüyorum. Bu alfabeyi ne kadar iyi öğrenirseniz, yeni teknolojilerle kurduğunuz dil o kadar zenginleşiyor. Geleneksel zanaatın bilgisi üzerine inşa edilen çağdaş teknikler, bana göre en güçlü sonuçları veriyor.
Türk mücevher zanaatkârlığının dünyadaki yerine dair ne düşünüyorsunuz?
Anadolu coğrafyası, metal ve mücevher işçiliği konusunda dünyanın en eski ve en zengin kültürlerinden birine sahip. Bu topraklarda şekillenen zanaatkârlığın hem derinliği hem de çeşitliliği çok büyük bir potansiyel barındırıyor. Bence bugün Türk mücevher zanaatkârlığı, geleneksel miras ile çağdaş tasarım arasında çok güçlü bir köprü kurabilecek bir noktada. Bu özgün sentez, dünyada ‘eşsiz’ bir pozisyon yaratma yolunda giderek daha fazla değer görüyor.
Uluslararası alanda sizi farklı kıldığını düşündüğünüz şey nedir?
Uluslararası arenada beni farklı kılan şeyin, geleneksel zanaatkârlığın köklü bilgisini çağdaş bir tasarım vizyonuyla bütünleştirmem olduğunu düşünüyorum. Anadolu’nun binlerce yıllık metal işçiliği geleneği ile Londra’da edindiğim modern tasarım kültürü, çalışmalarımda birbirini besleyen iki güçlü damar hâline geliyor. Parçalarımda ‘heykelsilik’ hissine özellikle önem veriyorum; her formun kendi kütlesi, dengesi ve hareketi olmalı. Bu yüzden mücevherlerimi çoğu zaman minyatür heykeller gibi kurguluyorum. Organik ve akışkan formların heykelsi bir dille yorumlanması, detaylara duyduğum hassasiyet ve el işçiliğinin vazgeçilmezliği, tasarımlarımın küresel ölçekte kolayca ayırt edilebilir olmasını sağlıyor. Ben her mücevheri bir aksesuar değil, kendi karakterini taşıyan bir sanat nesnesi olarak görüyorum. Sanırım beni farklı kılan da tam olarak bu yaklaşım.
İlhamınızı nerede bulursunuz? Günlük hayatınızda sizi besleyen şeyler neler?
İlham çoğu zaman planlamadığınız, arama anlarda çıkıyor karşınıza; bazen bir yürüyüşte ışığın bir yüzeye düşüşünde, bazen bir müzik parçasının ritminde. Bu yüzden aklıma düşen fikirleri hemen not etmeye çalışırım. Günlük hayatta sanatın farklı kolları, şehir dokusu, sesler, doğa ve karşılaşmalar beni sürekli besliyor.
Tasarım yapmadığınız zaman zihninizi nasıl dinlendiriyorsunuz?
Sanata ve doğaya dönmek benim için her zaman en iyi yenilenme yöntemi. Sergileri gezmek, deniz kenarında zaman geçirmek, doğada yürümek… Beni hem sakinleştiriyor hem de farkında olmadan yeniden besliyor.
Önümüzdeki dönemde heyecan duyduğunuz bir projeniz var mı?
Evet, üzerinde çalıştığım ve yakında tamamlamayı planladığım birkaç yeni tasarım var. Her biri farklı bir teknik ve forma dokunduğu için benim açımdan oldukça heyecan verici bir süreç.
Ayrıca 20 Aralık’ta yeni yılı karşılamak üzere özel bir kutlama etkinliği düzenliyoruz. Hem yeni koleksiyonlardan parçaları yakından görebileceğiniz hem de birlikte keyifli bir başlangıç yapacağımız bu buluşmada herkesi aramızda görmekten büyük mutluluk duyarız.
Son olarak; bu alana yeni başlamak isteyen genç tasarımcılara ne söylemek istersiniz?
Bu yola girmek isteyen genç tasarımcılara öncelikle ne yapmak istediklerine içtenlikle karar vermelerini öneririm. Kendini tanımak, tasarımda en güçlü başlangıç. Ardından kendi özgün dillerini bulmak için durmadan denemeleri, araştırmaları, üretmeleri gerektiğini düşünüyorum. Günümüzde tasarım dünyasında birçok yazılım artık kreatif süreçlerin doğal bir parçası; bu araçlara hâkim olmak güncel kalmak açısından çok önemli. Ama ne olursa olsun, hayal gücü, merak ve kendini geliştirme isteği her şeyin önünde geliyor.

