Emre Gönensay’ın HAYATA AÇTIĞI YELKEN
Boğaziçi Üniversitesi eski öğretim üyelerinden, Dışişleri eski Bakanı, Hisar Vakfı Okulları kurucularından Prof. Dr. Emre Gönensay, Remzi Kitabevi Yayınları’ndan çıkan ‘Hayata Açtığım Yelken’ kitabında anılarını paylaşıyor bizlerle. Çocukluğundan politikaya, katıldığı yelken yarışlarından klasik otomobil rallilerine dolu dolu yaşadığı renkli hayatına dair kitapta yazmadıklarını sorduk. Bu arada eklemeden geçmeyelim; kitap satışa çıktıktan hemen sonra yayınevinin çok satanlar listesindeki yerini aldı.
‘Hayata Açtığım Yelken’ kitabınız Remzi Yayınevi’nden çıktı. Sizi bu kitabı yazmaya iten şey neydi?
Hep istiyordum hatıralarımı yazmak. Biraz da Feyyaz Berker’in teşviki oldu. Tekfen’de Yönetim Kurulu’ndaydım, Feyyaz Berker de onların başıydı. O bana, “bir kitap yazsana,” dedi. Onunla konuşurken anlatıyordum, içeriden sekreterler kıkır kıkır gülüyorlardı. Ben de o zaman, anılarımı yazmaya başladım. Ondan sonra çok yavaş ve uzun bir süreçte bu iş gerçekleşti. En sonunda hızlanıp kitabı bitirdim. Başı hazırdı; çocukluk anıları, ilk hatıralar… Tabii onları da düzelttim. Ondan sonra son bir, iki senede kitabı bitirdik.
Yeni bir kitap üzerinde çalışıyor musunuz?
Bir kitap üzerinde daha çalışıyorum. Onu şu sistemle yapıyorum: bir makinem var, bilgisayara bağlıyorum, ben konuşurken kaydediyor, sonra yazıya geçiriyor. Ardından yazıyı kendim düzeltiyorum, editörle çalışmıyorum. Bir kere eski ders notlarımın hepsini buldum. Onların toplu halde, en önemli kısımlarını, siyasetle ekonominin arasındaki ilişkiyi, yolsuzlukları içeren bölümleri kitapta derleyeceğim. Bu benim son zamanlarda derslerimdeki en baş konum olmuştu. Dış ticaretin durumu, doların kaç olduğu değil de, siyasetle ekonominin bağı, iç içe girmesi ve yolsuzluğun doğmasına sebep olan ekonomik koşullar. Kitabın önemli bir kısmı bu olacak. Tamamen ciddi, teknik ve profesyonel bir anlatım olacak. Ondan sonra hayallerimi, bölümler halinde yazmak istiyorum. Bir takım hatıralardan bölümler, edindiğim tecrübeler, hayatta şunu yapmalı şunu yapmamalı gibi… Bu kitapta hayallerimi hiç yazmadım. Mesela ben hiçbir zaman başbakan olmak, dışişleri bakanı olmak, çok zengin veya meşhur bir adam olmak istemedim. Beni cezbeden, İngiliz Başbakan Edward Heath gibi, hem yarışa giren hem piyano çalan, çok yönlü bir insan olmaktı. Hayallerim genelde bu şekildeydi. Gerçekleştirebilmiş miyim, kitabı okuyunca buna kendiniz karar vereceksiniz.
Sizi eğitimci kimliğinizle olduğu kadar politikacı kimliğinizle de tanıyoruz. Siyaset geleneği olan bir aileden geliyorsunuz. Sizin politikaya atılmanızda bunun ne kadar etkisi oldu?
Benim ailemin politik geçmişi hiç yok aslında. Ailemin iki tarafı var: Selanik’ten gelen baba tarafım hep hukukçu, Ordinaryüs Profesör, Yargıtay Başkanı, medeni hukukçu; hiç siyasetle alakaları yok. Öbür tarafım ise Kürt ve İsviçreli. Kürt Bedirhanlar, bağımsızlığını ilan etmiş, Osmanlı ile savaşmış bir kavim. Ona siyaset dersen, siyaset evet ama benim yaptığım gibi değil. Onlar siyaseti savaşarak yapmışlar. Ben bu iki tarafın bir karışımıyım. Annem de öyle söylerdi; “sen bir yere işe girersen hiç duramazsın, Bedirhanlara benzemişsin.” Haklı da çıktı; sıkıldığımdan değil belki ama hayatım boyunca birçok farklı işte çalıştım ve çok da eğlendim.

Politikaya ilk başlangıç hikayeniz nasıl oldu?
Ben Süleyman Demirel’in eskiden beri çok yakın dostuydum. 1970’li yıllardan beri tanışırız. O zaman fikir istişaresinde bulunurdu. Biz yazları Tuzla’da olurduk, Süleyman Bey’in de orada ufak bir kulübesi vardı, onunla iftihar ederdi. “Bak” derdi, “ben altı defa başbakan olmuşum ama evim mütevazı; üç odalı, tek katlı bir ev.” Süleyman Bey’in meclis konuşmalarını yazardım. Sarı kağıtlar üstüne el yazısıyla yazıp gönderirdim, özellikle benden rica ederdi konuşmalarını yazmamı. Dostluğumuz böyle devam etti. En sonunda, “artık buraya gel, böyle uzaktan olmuyor” dedi. Ben de Ankara’ya gittim. Pişman da olmadım. Çok iyi Cumhurbaşkanlığı yaptı.
“Çocukluğumdan beri, dokuz, on yaşımdan beri yelken yapıyorum. Fakat ondan da önce bir tane sandalım vardı, o zaman Aşiyan’da, Yılanlı Yalı’da otururduk. Sandalın adı Emre’ydi. Kürek çekerdim, öyle başladım.”
Çalıştığınız liderlerden en çok uyuştuğunuz kimdi?
Süleyman Bey’in yeri ayrı. Turgut Özal’la arasını yapmaya çok çalıştım; Şarık Tara da, dönemin başbakanlık müsteşarı da çalıştı ama ikisi hiçbir zaman yakınlaşmadılar, arayı bulamadık. Hatta bir dönem benim de Süleyman Bey ile aram bozuldu. Tercüman Gazetesi’nde yazıyordum ve Turgut Özal’ın liberal prensiplerini savunuyordum. Süleyman Bey yeni liberalizmi aşırı buluyordu. Turgut Özal ise liberaldi. Özal, ANAP’ı kurarken parti kurucuları arasında yer almamı istemişti ama ben istemedim. Bir gün Tercüman Gazetesi’nde yazarken, Bursa’dan Uludağ Üniversitesi’nden Kemal Ilıcak’ın tanıdığı iktisatçı bir kadın profesörü, benim yanıma gazetede iktisat üzerine yazılar yazması için getirdiler. Ben Turgut Özal’ın prensiplerini savunduğum için karşıt fikirlerin de gazetede yer almasını istemiş olmalılar gibi geldi. Kızdım, bir yazı yazdım, “bırakıyorum bu gazeteyi” dedim. Süleyman Bey’e de açıkça tavsiye ettim, Turgut Özal’ın otobüsüne binsin, bu otobüsü kaçırmasın diye. Ama sonra barıştık tabii. Bir gün Güniz Sokak’tan geçerken Süleyman Bey’in korumaları, “beyefendi uğramayacak mısınız” diye sordular. Ben de, “rahatsız etmeyeyim” dedim. Biraz sonra otelime vardığımda Süleyman bey beni aradı ve, “Hoca, gel bir konuşalım” dedi. Böylece barıştık.
Siyasetçi ve akademisyen olmanızın dışında çok iyi bir denizci olduğunuzu da biliyoruz. Yelken maceranız nasıl başladı, yelkenlinizle nerelere gittiniz?
Çocukluğumdan beri, dokuz, on yaşımdan beri yelken yapıyorum. Fakat ondan da önce bir tane sandalım vardı, o zaman Aşiyan’da, Yılanlı Yalı’da otururduk. Sandalın adı Emre’ydi. Kürek çekerdim, öyle başladım. Sonra kuzenlerimin, akrabalarımın teknelerinde miçoluk yapardım. Sonra kendim bir pirat aldım, pirat ile yarışmaya başladım. Sonra dragonla, sonra büyük yat yarışlarıyla devam ettim. Avusturya’daki bir göl yarışına katılmıştım. Orada ilk defa planing yaptım, çok güzel tekneler vardı. Tekne dediğin güzel olmalı zaten. Meşhur tekne tasarımcısı var; Nathanael Greene Herreshoff. O der ki; “bir tekneye baktığın zaman güzelse o tekne güzel seyreder.” Çok doğru bir laf. Bizim kullandıklarımız Haliç yapımı ağır ağaç teknelerdi, havaya kalkmazlardı. Oradaki tekneler ise kaliteli ağaçtan hafif teknelerdi. O yüzden hızlanınca su yüzeyine çıkıyorlardı. Beni çok etkileyen bir deneyim olmuştu bu. Yelken kulübü müdürünün kızı beni kırmızı Mercedes marka arabasıyla yemeğe götürmüştü. Diğer herkes otobüslerle giderken benim o kadar havalı gitmem kıskandırmıştı onları. Sonrasında tutup hep beraber beni suya attılar. Kulübe döndüğümde şortum, gömleğim her yerim sırılsıklam olmuştu. Cüzdanımı zor kurtarmıştım. O seyahatin yeri çok ayrıdır bende.
Yelkenle hayal rotanız nedir? Şimdi çıksanız nereye gitmek istersiniz?
Kesinlikle okyanusa çıkmam. Rahmi Koç, Karaca Taşkent, bir sürü insan beni Atlantik’e, Azorlar’a davet etti ama ben hep okyanusa çıkmayı gereksiz bir risk olarak gördüm. Bir bacağın kırılsa, Atlantik’in ortasında sana kim yetişecek? Bir tekne mi alacak, helikopter mi götürecek?… Ne yapacaksın o acıyla, o sıkıntıyla? Sırf o yüzden okyanus geçmeye hiç heveslenmedim. Ben o kadar adrenalin bağımlısı değilim. Bizim en güzel rotalarımız Ege’de. Yunanistan’a, Ege Adalarına gittim ama okyanusa hiç çıkmadım. Büyük kotra yarışlarını da Ege’de, örneğin Kuşadası’nda yaptık. Şimdi çıkacak olsam, artık yaşlandım biraz ama J Class ya da 12 metre teknelerle, Cannes, Vendee Globe ve Les Voiles de Saint Tropez gibi bir yarışa girip öyle bir teknenin dümenine geçmek isterim. Çok keyifli olur. Bir arkadaşımın Cannes’da evi var, “gel kal bende, o yarışları organize ederiz” diyor. Bugün artık yelkende tek yapmak istediğim şey bu.
Çok fazla yarışa katılmışsınız anladığım kadarıyla.
Çok katıldım. Dünyayı dolaşan, yarış kazanmış bir Fransız katamarana İstanbul’da bindiğimi hatırlıyorum; hiç rüzgar yoktu ama Boğaz’daki esinti tekneyi yürütmeye yetti, güzel bir deneyimdi. Çok süratli gidiyordu, rüzgar oldu mu hemen şaha kalkıveriyordu.
Peki yelkenle ilgili daha önce paylaşmadığınız bir hikayeniz var mı?
Kitapta olmayan bir şeyi anlatayım. Bir arkadaşımın yarışa giren bir ekibi vardı, modern bir Far 40 yarış teknesiydi. Arkadaşım “gelsene bizimle” dedi. Fenerbahçe’den çıkıp yarışa katıldık. Dolaşırken orada antrenman yapan başka bir Far 40’ı, en zor ve normalde geçilmeyecek bir yerden, usulünü bildiğim için geçtim. Şaşırdılar. Bunun üzerine gençler “abi, hafta sonu bir yarış var, gel bizimle yarış” dediler. O yarışta dümeni ben kullanıyordum ama rotayı skipper belirliyordu. Onlar ezberden öğrendikleri gibi “rüzgar üstünden, Moda Kulübü’nün önünden çıkalım” dediler. Oysa orası bütün kulüp teknelerinin rüzgarı kapattığı bir yerdi. Sonunda arkadan aşağıdan çıkan bir başka tekne pırıl pırıl bir rüzgarla önümüzden geçip gitti. Beni dinleselerdi, belki de kazanırdık!
Kuşadası’na da sık sık gidermişsiniz duyduğum kadarıyla.
Evet. Kısmet Otel’de kalırdık. Sahibi Özbaş ailesiydi. Hümeyra Özbaş, Sultan Vahdettin’in torunuydu. Osmanlı Hanedanı’nın hayatta kalan üyeleri, İngiliz kraliyet ailesi üyeleri, asilzadeler gelirdi. Hatta bir keresinde Ertuğrul Osman Efendi ile orada sohbet ederken, “Galiba sizin dedeniz benim dedem Emir Bedirhan’ı yargılayıp sürgüne gönderdi” dedim. Biraz düşündükten sonra, “Evet, doğru, haklısınız” dedi.
Bu arada, klasik otomobil merakınız da var…
Evet. Arkadaşım Hasan Yurdakul araba yapıyor. Maral adını verdiği, İngiliz el yapımı klasik Morgan arabaların replikalarını üretiyor. Şimdi Porsche de yapıyor. İlk defa onunla yarışa girdim, klasik otomobil kulübüne üye oldum. Seneler evvel Batı Anadolu Rallisi’ne, enternasyonal bir ralliye katıldık. İstanbul’dan çıkıp Bodrum’a kadar gittik. Hasan’la ve kızım Nazlı’yla girdim yarışa. Bir Ferrari’yle kapıştığım bu yarıştan sonra bu merakım başladı diyebilirim. Ondan sonra sırasıyla bir sürü arabam oldu; Mercedes, Sport Mercedes SL, Porsche ve en çok sevdiğim klasik bir Maserati turboydu. Bir gün her zaman geçtiğim bir virajı hızlıca dönerken turbo birden devreye girdi, olduğum yerde üç kere döndüm. Allah’tan ne karşıdan biri geldi, ne de denize uçtum, toparladım.
Benim dedem Ahmet Çifçi ile de bir klasik otomobil rallisinde anınız olmuş, onu da anlatır mısınız?
Evet, biz Hasan Yurdakul’un yaptığı Marallarla bir yarışa katılmıştık. İki maral arka arkaya yarışıyorduk. Sonra arkamıza bir baktık bir tane daha göründü ama o hakiki Morgan. Deden Ahmet Çifçi ve baban Ekrem Çifçi yarışıyor onunla. Fakat komik olan, arabanın hız göstergesi çalışmıyordu. Bu klasik otomobil yarışlarında hız yapmıyorsun. Kazanmak için belli süre sabit hızda gitmek lazım. Bu da çok zordur. Ben de merak ettim, sordum; “Nasıl anlıyorsun ne hızla gittiğini?” Deden şöyle cevap verdi, “Kafamı yere doğru uzatıyorum çakıl taşlarını sayıyorum” dedi. Öyle bir anımız olmuştu.
“Ben Süleyman Demirel’in eskiden beri çok yakın dostuydum. 1970’li yıllardan beri tanışırız. O zaman fikir istişaresinde bulunurdu. Biz yazları Tuzla’da olurduk, Süleyman Bey’in de orada ufak bir kulübesi vardı, onunla iftihar ederdi. ‘Bak ben altı defa başbakan olmuşum ama evim mütevazı; üç odalı, tek katlı bir ev’ derdi.”
Ehliyet konusuyla ilgili de bir hikayeniz vardı sanırım.
Londra’ya gittiğim zaman Türkiye’de otomobil kullanmayı arkadaşlarımın arabalarında öğrenmiştim ama ehliyetim yoktu. Londra’ya gidince Türkiye’de ehliyetim var dedim, ‘Learner’ (öğrenci) ehliyeti aldım, sonra İngiltere’de imtihana girip oradan ehliyet aldım.
Siz Boğaziçi Üniversitesi’nde hem akademisyenlik hem yöneticilik, dekanlık yaptınız. Öğrenci yetiştirmek sizin için nasıl bir anlam ifade ediyor?
Çok önemli. Hiçbir öğrencimle takışıp kavga etmedim; kötü not vermek gerekirse de niye verdiğimi, ne yapması gerektiğini anlatırdım, fevkalade adil olmaya çalıştım. Bizim meşhur bir öğrencimiz vardı, öğrenci olayları sırasında ses bombası atardı, biliyorduk. Ona iyi not vermiştim çünkü iyi bir öğrenciydi. Yaşar Kemal bunu duymuş, bana “sen solcuyu komünisti bırak, teröristlere de en iyi notu veriyormuşsun” demişti. “İyiyseler veririm” dedim. Öğrencilerimi severdim, onlar da beni severdi. Yurt dışına gidecek öğrencilere hep iyi referans mektubu yazardım. 1965 yılında London School of Economics’te doktora yaparken hocalığa başladım, sonra Boğaziçi Üniversitesi’nde devam ettim. İdare Bilimler Fakültesi Dekanlığı yaptım. 1991 yılında meclise girene kadar orada kaldım, tam 25 yıl. Öğretmeyi severdim, bu işi çok ciddiye alırdım. İktisat baştan aşağı muğlak bir alan olduğu için öncelikle her şeyi kendimi tatmin edecek şekilde öğrenmem gerekti ki anlatabileyim, öğrencilerin sorularına cevap verebileyim.
Sonrasında Hisar Eğitim Vakfı okullarında da yer aldınız.
Feyyaz Berker bana, “bu mektepte sıkıntılar var, sen gidip çözer misin” diye sordu. Ben de “peki” dedim ve kurucu temsilcisi oldum. Okula bazı eğitimciler getirdim. Fevkalade insanlardı. İyi durumda olmayan okulu zamanla farklı bir yere taşıdık. Ben de mütevazı olmayayım, okula büyük katkım oldu. En büyük katkım da Boğaziçi Üniversitesi’nin eski rektörü Prof. Dr. Gülay Barbarosoğlu’nu okula getirmek oldu. Hisar okullarının bugünkü konumuna gelmesinde büyük payı vardır.
Kitabınızda, siyasete giren insanların büyük bir çoğunluğunun çıkar veya mevki kazanmak için girdiğini yazmışsınız. Bunu önlemek için sizce ne yapılabilir?
Bunu ikinci kitabımda daha derinlemesine işleyeceğim. Önüne geçmek çok güç; “siyaseti ekonomiden ayır, Merkez Bankası’nı bağımsız yap” desen de bu kadar kolay olmuyor. Çünkü mafyası var, zengin lobiler var, para var. Halk seçiyor ama seçtikten sonra sözü geçmiyor; bütün dünyada maalesef bu böyle oldu, sadece Türkiye’yi kastetmiyorum, global olarak bakıyorum. Milletvekili senin dediğini yapmıyor, çünkü daha büyük gruplar ya parayla ya tehditle insanları satın alıyor. Mafya işin içine girdi mi elinde hem para hem tehdit imkanı oluyor. Hem havuç, hem silah onlarda oluyor yani…
Son bir soru: yeni kitap dışında aklınızda başka bir proje var mı? Mesela bir televizyon programı ya da YouTube kanalı gibi?
Köşeme çekilmiştim, bu hatıratı yazınca birdenbire tekrar göz önünde olacağımı hiç beklemiyordum. Bu bana güzel bir sürpriz oldu. Çok da keyifli bir kitap oldu. Büyük bir ilgiyle karşılandı. Güzel geri dönüşler alıyorum. Cumhuriyetin yakın tarihini anlatan bir belge niteliğinde oldu. Bundan sonra da başarısının devam edeceğini umuyorum. Zaman ne getirecek, göreceğiz.
EFE KEMAL ÇIFÇI: Çok teşekkür ederim, keyifli bir sohbet oldu.
EMRE GÖNENSAY: Ben teşekkür ederim.

