Haritada Yakın, HAFIZADA KADİM

Haritada Yakın, HAFIZADA KADİM

Türkmenistan, Özbekistan, Kazakistan ve Kırgızistan üzerinden Orta Asya’nın değişen yüzleri…

CEREN ALİCAN

@istikametdunya

Orta Asya, bize uzak olmayan lakin uzun zamandır uzaktan baktığımız bir coğrafya. Dilimizde, tarihimizde ve ortak hafızamızda emsallerini taşıyoruz; şehir adları tanıdık geliyor, hikâyeleri ise çoğu zaman yarım kalmış bir cümle gibi zihnimizin bir köşesinde duruyor. Çok şey bildiğimizi sanıyoruz ama bildiklerimizin, yanıldığımızı anlamaya bile yetmediğinden habersiziz. Semerkant’ı mavi kubbeleriyle, Buhara’yı İpek Yolu’yla, Kazak bozkırlarını sonsuzluk hissiyle, Kırgızistan’ı göçebe yaşamıyla biliyoruz. Türkmenistan ise bütün bu aşinalığın içinde bile gizemini koruyor; oysa aslında en yanlış tanıdığımız da o. Orta Asya’ya, onu gerçekten tanımaya niyet ederek adım attığınızda, bildiğinizi sandığınız bu toprakların ezberlediğimiz birkaç simgeden çok daha fazlasını barındırdığını her adımda biraz daha iyi anlıyorsunuz. Çünkü Orta Asya tek bir renge, tek bir kültüre ya da ortak bir geçmiş anlatısına sığmıyor. Türkmenistan’ın çölün ortasında yükselen kadim kentleriyle Özbekistan’ın kendine has mavi tonları; Kazakistan’ın uçsuz bucaksız bozkırlarıyla Kırgızistan’ın dağların arasında hâlâ yaşayan göçebe gelenekleri, aynı coğrafi hafızanın birbirinden bambaşka yüzlerini taşıyor. Sınırlar değiştikçe yalnızca manzara değil; mimari, sofra, gündelik hayat ve geçmişle kurulan ilişki de değişiyor. Türkmenistan, Özbekistan, Kazakistan ve Kırgızistan boyunca uzanan bu rota, bu nedenle yalnızca dört ülkeyi birbirine bağlayan bir seyahat değil; bir zamanlar kervanların, orduların ve bilginlerin geçtiği yollar üzerinde, bize hem şaşırtıcı biçimde tanıdık hem de keşfedilmeyi bekleyecek kadar yabancı topraklarla yeniden karşılaşma yolculuğu.

Türkmenistan Gerçekten Dünyanın İkinci Kuzey Kore’si mi?

Bu soruya cevabım çok net: Hayır. Türkmenistan hakkında araştırma yapmaya başladığınızda karşınıza çıkan ilk benzetmelerden biri, neredeyse kaçınılmaz biçimde, ülkenin Kuzey Kore benzeri bir diktatörlük olduğu iddiası oluyor. Dünyanın en kapalı ülkelerinden biri olması; bağımsız basının ve internet erişiminin ciddi biçimde sınırlandırılması, ülkeye girişin zahmetli prosedürlere bağlanması ve kamusal hayatın devlet tarafından sıkı biçimde kontrol edilmesi, bu benzetmeyi bütünüyle temelsiz bırakmıyor. Aşkabat’ın kusursuz bir düzen içinde sıralanan beyaz mermer yapıları, geniş ve çoğu zaman insansız görünen bulvarları, anıtsal meydanları ve her ayrıntısı önceden tasarlanmış izlenimi veren şehir dokusu da ülkeyi yerinde görmemiş herkes için bu algıyı doğal olarak güçlendiriyor. Ama… Burada kocaman bir ‘ama’ var. Evet, internet erişimi son derece zor; yurt dışı kredi kartları ülkede kullanılamıyor, nakit para taşımak gerekiyor, vize süreci oldukça zahmetli ve üstelik ülkeye girişte hâlâ COVID testi vermek zorundasınız. Ancak bütün bu prosedürleri tamamlayıp havalimanından çıktığınızda, size anlatılanlardan çok farklı bir dünyayla karşılaşıyorsunuz. Türkmenistan’ı yalnızca ‘dünyanın ikinci Kuzey Kore’si’ olarak tanımlamak, ülkeyi anlamaya yetmediği gibi onu başka bir ezberin içine hapsetmek anlamına geliyor. Çünkü bu tanım Türkmen halkını, gündelik yaşamı ve bu toprakların binlerce yıllık hikâyesini anlatmıyor. Devletin ziyaretçiye gösterdiği yüz ile ülkenin taşıdığı kültürel katmanlar arasında, Aşkabat’ın geniş bulvarları kadar büyük bir mesafe bulunuyor. Bugün sınırları içine kapanmış görünen Türkmenistan, geçmişte dünyanın en hareketli coğrafyalarından birinin tam merkezindeydi. İpek Yolu üzerindeki en önemli duraklardan biri olan Merv, farklı dönemlerde imparatorlukların, tüccarların ve inançların buluştuğu büyük bir medeniyet merkeziydi. Aşkabat yakınlarındaki Nisa, Part İmparatorluğu’nun izlerini taşırken Karakum Çölü boyunca uzanan eski güzergâhlar, bu ülkenin tarih boyunca dış dünyadan kopuk değil, aksine kıtaları birbirine bağlayan yolların üzerinde olduğunu hatırlatıyor. Türkmenistan’a Sovyetlerin elinin değdiğinin en çarpıcı kanıtlarından biri ise Darvaza Krateri. Kökenine dair anlatılar farklılık gösterse de yaygın anlatıya göre Sovyet dönemindeki doğal gaz aramaları sırasında oluşan bu krater, insan eliyle ortaya çıktığı hâlde böylesine cezbedici bir manzaraya dönüşmeyi başaran nadir yerlerden biri. Sadece Darvaza’yı görmek için çıkacağınız çöl yolculuğu bile başlı başına dolu dolu bir deneyim sunuyor. Karakum Çölü’nün ortasında uzun yıllardır yanan bu kratere bakarken cehennemi tahayyül etmek bile tuhaf biçimde keyifli. Gün battıktan sonra krateri hafifçe yukarıdan görebileceğiniz bir noktada durduğunuzda, sanki yeraltı dünyasına açılan bir kapıya bakıyormuşsunuz hissine kapılıyorsunuz. Bununla birlikte Darvaza’ya yapılan yolculuk, temel kişisel bakım dışında günlük hayatımızın vazgeçilmezi hâline gelmiş pek çok şeyin aslında birer lüks olduğunu da bizlere hatırlatıyor. Metropol insanları olarak ‘deneyim’ adı altında yaşamaya çalıştığımız şeylerin ne kadar büyük bir kandırmacaya dönüşebildiğini gözler önüne seren gerçek bir yaşam yolculuğu bu. Deneyim demiyorum bakın, ısrarla; yaşam yolculuğu. Çünkü Darvaza’da otelde konaklama imkânınız olmayacak.

Türk dünyasının geleneksel barınma biçimlerinden biri olan ve ‘yurt’ adı verilen çadırlarda konaklamayı ilk kez Kırgızistan’da, ikinci kez Türkmenistan’da deneyimledim. Benim için Türkmenistan’daki açık ara daha gerçekti. Bu çöllerde doğup büyümüş insanların suya nasıl ulaştıklarına, onu hangi koşullarda ve nasıl kullandıklarına; bizim tozun toprağın bedenimizin her yerine değmesine yalnızca birkaç saat tahammül edebildiğimiz şartlarda onların hayatlarını nasıl sürdürdüklerine birinci elden şahit oluyorsunuz. Hem bedenen hem de zihnen sağlamlık gerektiren gerçek bir yolculuk… Belki de bu yüzden hayatımın en kıymetli anılarından bazılarını Darvaza’da geçirdiğim üç günde biriktirdim. Sabaha kadar anlatsam da çoğu kişide karşılığı olmaz bunların. Türkmenistan’da başka hiçbir ülkede yaşayamadığım bir diğer deneyim ise Aşkabat yakınlarındaki bir çiftlikte ziyaret etme ve besleme fırsatı bulduğum Ahal Teke atlarıydı. Dünyanın en kıymetli ve en özgün at ırklarından biri olarak gösterilen Ahal Tekeler, Türkmen halkı için büyük bir sevgi ve övünç kaynağı. Safkan bir Ahal Teke’ye dokununcaya kadar onu diğer atlardan ayıran şeyin ne olduğunu tam olarak anlayamamıştım. Bu atların bakıcıları daha çocuk yaşlarda eğitim almaya başlıyor; ülkede Ahal Teke yetiştiriciliği ve atçılıkla ilgilenen ayrı bir devlet kurumu dahi bulunuyor. Fotoğraftaki mavi gözlü, kır renkli şu güzel kızı ise ömrüm oldukça hatırlayacağım. Türkmenistan’a dair beni en çok düşündüren meselelerden biri de gittiğimiz yere uyum sağlamak adına yaptığımız bazı şeylerin, o ülkenin insanlarında bize dair nasıl bambaşka bir izlenim uyandırabileceğini görmek oldu. Türkmenler geleneklerine öylesine bağlılar ki dış görünüşünüzde onlara ait bir işaret taşıdığınızda, bunu yalnızca bir aksesuar tercihi olarak görmeyebiliyorlar. Türkmen kadınlarının kullandığı ‘yağlık’ adı verilen örtülerin bağlanma biçimi de çoğu zaman kadının medeni durumu hakkında bilgi veriyor. Her ülkede yaptığım ve bana son derece doğal gelen bir refleksle, ülkedeki ilk günümde yerel bir pazardan hem Türkmenistan’da takmak hem de hediyelik götürmek üzere renk renk yağlıklar aldım. Türkmenistan’da kaldığım süre boyunca da başımdan hiç çıkarmadım. Dönüş uçuşum öncesinde pasaport memurları önce pasaportuma, sonra bana baktılar; gördüklerine bir türlü anlam veremediler. Başımdaki yağlığı göstererek Türkmen olup olmadığımı sordular. Türkmen olmadığımı söyleyince bu kez medeni durumumu öğrenmek istediler. “Evliyim,” dedim. “Kocan Türkmen mi?” diye sordular. “Hayır, Türk,” dedim. Türk olduğumu, bir Türk ile evli olduğumu, Türkmenistan’a yalnızca turistik amaçlarla geldiğimi ve yağlıkları çok hoşuma gittiği için birer aksesuar olarak taktığımı anlatmam gerekti. Bir miktar sorgu sualin ardından hâlâ tam olarak anlam verememiş olsalar da en azından meseleyi çözmüş olmanın rahatlığıyla işlemlerimi tamamlayıp beni gönderdiler. Başka hiçbir ülkede yaşamadığım bu olay, her ne kadar iyi niyetle yapıyor olsak da ‘gittiğimiz yere uyum sağlamak’ ve ‘yerel biri gibi gezmek’ meselesi üzerine yeniden düşünmeme vesile oldu. Çünkü bizim kültüre duyduğumuz yakınlığın masum bir ifadesi olarak gördüğümüz bir davranış, o kültürün içinde yalnızca bir aksesuar tercihinden çok daha farklı şeyler anlatabiliyor.

Avrupa Hayalini Bile Kurmaktan Uzakken Rönesans’ı Yaşayan Özbekistan

Rönesans denildiğinde zihnimizde otomatik olarak Floransa canlanıyor. Avrupa’nın yüzyıllar süren karanlığın ardından sanatla, bilimle ve düşünceyle yeniden doğuşu… Hâlbuki Avrupa henüz kendi Rönesans’ının hayalinden bile fersah fersah uzakken, bugünkü Özbekistan topraklarında insanlığın bilgi birikimini değiştirecek büyük bir uyanış çoktan başlamıştı.

Harezmî cebirin temellerini atarken isminin Latinceleştirilmiş biçimi bugün kullandığımız ‘algoritma’ kelimesine dönüştü. Birûnî dünyanın çevresini şaşırtıcı bir doğrulukla hesaplayıp astronomi, coğrafya ve doğa bilimleri üzerine çalışmalar yürütürken, Buhara yakınlarında doğan İbn Sînâ’nın tıp alanındaki eserleri yüzyıllar boyunca Avrupa üniversitelerinde temel kaynak olarak okutuldu. Bunlar yalnızca bu topraklarda doğmuş birkaç büyük isim değil; Avrupa’nın daha sonra yaşayacağı bilimsel ve düşünsel dönüşümün temellerine katkı sunan büyük bir medeniyetin temsilcileriydi. Avrupa kendi Rönesans’ını yaşayabildiyse, bunda Orta Asya’da ondan yüzyıllar önce bilgi üreten bu İslam âlimlerinden devraldığı birikimin de payı olduğunu söylemek ne abartı ne de romantik bir yakıştırma olur. Bu ilk yükselişin ardından Özbekistan toprakları 14. ve 15. yüzyıllarda, Timurlular döneminde daha da şahlandı. Timur, Semerkant’ı imparatorluğunun başkenti yaparken yalnızca görkemli yapılarla donatılmış bir şehir kurmakla kalmadı; dünyanın dört bir yanından mimarları, zanaatkârları, bilginleri ve sanatçıları burada bir araya getirdi. Torunu Uluğ Bey ise iktidarını gökyüzünü anlamaya adayan sıra dışı bir hükümdar olarak Semerkant’ı çağının en önemli bilim merkezlerinden birine dönüştürdü. Registan Meydanı’nda bir medrese inşa ettirdi, rasathanesinde gökyüzünü gözlemledi ve yıldızların konumlarını dönemine göre olağanüstü bir hassasiyetle hesapladı. İşte bu yüzden Semerkant’a yalnızca fotojenik bir şehir gözüyle bakmak yetersiz. Registan Meydanı’na ilk kez adım attığınızda karşınızda yükselen yapıların ihtişamı elbette insanı bir süre sessiz bırakıyor. Mavinin neredeyse bütün tonları, geometrik desenler, çiniler ve devasa taç kapılar öylesine kusursuz bir bütünlük içinde duruyor ki insan önce yalnızca gördüğü güzelliğe teslim oluyor. Fakat Semerkant’ı gerçekten anlamak için başınızı biraz daha uzun süre yukarıda tutmanız lazım. Çünkü o cephelerde yalnızca estetik değil; matematik, astronomi, inanç, iktidar ve insanın evreni anlama çabası da var. Üstelik bugün Registan’da gördüğümüz yapıların tamamı aynı döneme ait değil. Meydanın en eski yapısı olan Uluğ Bey Medresesi 15. yüzyılda inşa edilmişken Şirdar ve Tillakâri medreseleri 17. yüzyılda ona eşlik etmiş. Yani Registan tek seferde tasarlanmış kusursuz bir dekor değil; yüzyıllar boyunca katman katman oluşmuş bir tarih sahnesi. Semerkant’ın görkemi, Buhara’ya geçtiğinizde yerini vakara bırakıyor. Semerkant kendini ilk bakışta gösterirken Buhara’nın ruhunu anlamak için sokaklarında biraz kaybolmak gerekiyor. İki bin yılı aşan tarihi boyunca İpek Yolu’nun en önemli ticaret, eğitim ve inanç merkezlerinden biri olan şehir; medreseleri, camileri, kervansarayları, kubbeli çarşıları ve avlularıyla hâlâ geçmişin şehir düzenini hissettiriyor. Buhara, ziyaretçiye kendisini göstermek için özel bir çaba harcamıyor. Semerkant’ın anıtsal ihtişamının ardından daha sessiz, daha ağırbaşlı ve daha mahrem bir karşılaşma sunuyor. Bu yüzden de rotanın sosyal medyada en az ilgi gören durağı. Hive’de her ikisinden de bağımsız hisler yaratıyor. Ben Özbekistan’a giderken Hive’den bu kadar etkileneceğimi hiç düşünmemiştim. Aklımda yalnızca Semerkant vardı. Ta ki Hive’yi görene kadar… ‘Masal Şehri’ sıfatının hakkını olağanüstü bir başarıyla veriyor. Burası, İran’a doğru çölü aşmadan önce kervanların son kez dinlendiği; ticaretin, siyasi gücün ve çöl yolculuklarının biçimlendirdiği gerçek bir şehir anlatısı taşıyor. İçan Kale’deki küçük bir kafede, ikindi serinliğinde Köhne Ark’ın çinili cephelerine gün ışığı farklı açılardan vurdukça değişen renkleri izlemek; üstüne bir de Pehlivan Mahmud’a dair aşk hikâyesini dinlemek… O daracık taş sokaklarda tek başınıza yürürken karşınıza çıkan Özbek kız çocuklarıyla oyunlar oynamak… Bunlar Özbekistan seyahatinizi kalbinize nakşedecek anlara dönüşüyor. Semerkant, Buhara ve Hive aynı geçmişin birbirini tekrar eden üç durağı değil. Semerkant bilginin ve iktidarın görkemini, Buhara yaşayan şehir kültürünü, Hive ise çölün eşiğinde korunmuş eski bir masalı temsil ediyor. Birbirlerine aynı mavi tonlarıyla bağlanıyor gibi görünseler de her biri ziyaretçisine başka bir Özbekistan anlatıyor. Özbekistan’a yalnızca mavi kubbeleri görmek için giderseniz hayran kalırsınız, doğru. Fakat o kubbelerin altında üretilen bilgiyi, yetişen insanları ve dünyaya bırakılan mirası anlamaya niyet ederseniz hayranlığın yerini çok daha güçlü bir duygu alır: Medeniyetin batıdan yükseldiğini düşünerek doğuya haksızlık etmiş olmanın mahcubiyeti.

Bozkırın Ardında Bambaşka Bir Kazakistan

Kazakistan denildiğinde zihnimizde beliren ilk görüntü uçsuz bucaksız bozkırlar oluyor. Bu görüntü yanlış değil fakat dünyanın en büyük ülkelerinden birini yalnızca bozkırdan ibaret sanmak, onun doğasını hiç tanımamak demek. Çünkü ülkenin güneydoğusunda, Tanrı Dağları’nın eteklerine doğru ilerlediğinizde karşınıza derin kanyonlar, dağ gölleri, ladin ormanları ve suyun içinden yükselen ağaç gövdeleriyle bambaşka bir Kazakistan çıkıyor. Kazakistan’a bozkır görme beklentisiyle giderseniz yanılmazsınız; yalnızca çok eksik kalırsınız. Çünkü bozkırın ardında kanyonlar, Tanrı Dağları’nın arasında saklanan göller ve suyun altında yaşamaya devam eden ormanlar var. Bu doğa rotasının başlangıç noktası benim için Almatı oldu. Yemyeşil sokakları, Sovyet dönemi mimarisi, hareketli şehir hayatı ve hemen ardında yükselen dağlarıyla Almatı, Kazakistan hakkındaki ilk ezberinizi daha havalimanından otele giderken bozuyor. Fakat asıl şaşkınlık, Almatı’yı geride bırakıp doğuya doğru ilerlediğinizde başlıyor. İlk durak Çarın Kanyonu. Amerika’daki Büyük Kanyon’a benzerliğiyle bilinse de Çarın’ın başka bir coğrafyayla kıyaslanmaya ihtiyacı yok. Çarın Nehri’nin milyonlarca yıl boyunca aşındırdığı kızıl kayalar, yer yer kuleleri ve surları andıran şekillere dönüşmüş. Kanyonun en bilinen bölümü olan Kaleler Vadisi’nde yürürken rüzgârın ve suyun sabırla kendi şehrini inşa ettiğini düşünüyorsunuz. Üstelik kanyonun kendine has sakinleri de var. Bunların en ilgi çekicilerinden biri, Pallas Kedisi olarak da bilinen Manul. Sevimli ve hafifçe somurtkan görünen yüzüne rağmen son derece maharetli bir avcı olan bu küçük yaban kedisinin yanı sıra bölgede çok sayıda yırtıcı kuş ve Orta Asya coğrafyasına özgü farklı hayvan türü yaşıyor. Çarın’ın sert ve kurak coğrafyasının ardından Kolsay Gölü’ne ulaştığınızda manzara bir anda değişiyor. Tanrı Dağları’nın kuzey yamaçlarında, ladin ormanlarının arasında saklanan göl, çevresindeki dağları suyun üzerine neredeyse kusursuz biçimde yansıtıyor. Rotanın en sıra dışı durağı ise Kaindy Gölü. 1911 yılında meydana gelen büyük bir depremin tetiklediği heyelan vadinin önünü kapatmış, zamanla suyla dolan vadi içindeki ladin ormanını da altında bırakmış. Soğuk su, ağaçların gölün altında kalan bölümlerini korurken yüzeyin üzerinde kalan çıplak gövdeler Kaindy’ye gerçeküstü bir görünüm kazandırmış. Suyun içinden yükselen bu gövdeler, Orta Asya’nın en fotojenik manzaralarından birini sunuyor. Gölün suyu ise öylesine berrak ve temiz ki benim gittiğim dönemde hava sıcaklığı 4–5 derece arasında olmasına rağmen içine dalıp saatlerce yüzme isteği uyandırdı. Yeterince vaktim kalmadığı için göremediğim AltynEmel Ulusal Parkı ve Singing Dunes olarak bilinen kum tepeleri ise hâlâ aklımın bir köşesinde ikinci Kazakistan seyahatimi bekliyor.

Aynı şekilde, ikinci bir Kazakistan seyahati planlamam için başlı başına sebep olan bir yer daha var: Baykonur Uzay Üssü. Yuri Gagarin’in 12 Nisan 1961’de insanlığın ilk uzay yolculuğuna başladığı, bir zamanlar Sovyetler Birliği’nin göz bebeği olan bu üs bugün hukuken Kazakistan’a ait olmasına rağmen 2050 yılına kadar Rusya tarafından kiralanarak işletiliyor. Baykonur’u ve roket fırlatmalarını turistik amaçlarla ziyaret etmek mümkün; ancak aktif bir uzay üssü olması nedeniyle giriş özel izne tabi. Yabancı ziyaretçiler için başvurunun en az 55 gün önceden yapılması gerektiğinden, burayı görmek biraz daha uzun vadeli bir seyahat planı gerektiriyor. Kanyonlardan dağ göllerine, su altında kalmış ormanlardan insanlığın uzaya açıldığı üsse kadar Kazakistan, bozkırın ardında tahmin edilenden çok daha fazlasını saklıyor. Benim ilk seyahatim bu ülkeyi tamamlamaya değil, yeniden dönmek isteyeceğim yerlerin listesini uzatmaya yetti.

“Kazakistan denildiğinde zihnimizde beliren ilk görüntü uçsuz bucaksız bozkırlar oluyor. Bu görüntü yanlış değil fakat dünyanın en büyük ülkelerinden birini yalnızca bozkırdan ibaret sanmak, onun doğasını hiç tanımamak demek.”

Göçebeliğin Müzeye Kaldırılmadığı Ülke: Kırgızistan

Kırgızistan bugün yüzyıllar önceki şartlarda yaşamıyor. Ancak yurt kurma bilgisi, atlarla kurulan ilişki, mevsim­lerle birlikte değişen yaşam düzeni ve kartal avcılığı gibi gelenekler, modern hayatın yanında varlığını sürdürmeye devam ediyor. Kırgızistan’ı diğer Orta Asya ülkelerinden ayıran şey de tam olarak bu: Geçmiş burada korunmakla kalmıyor, hâlâ kullanılıyor.

Issık Göl’e doğru yola çıktığım ilk gün, yol üzerinde uğradığım Konorçek Kanyonu’nda neredeyse günün tamamını geçirdim. Boom Vadisi içinden ulaşılan kan­yon, öyle aracınızdan inip birkaç adım sonra görebile­ceğiniz yerlerden değil. Yaklaşık bir buçuk saatlik gidiş ve aynı sürede geri dönüş gerektiren yürüyüş, yer yer küçük tırmanışlarla birleşince daha ilk günden Kırgızistan doğasının kendisini kolayca teslim etmeyeceğini gösterdi. Daralan patikalardan ve kayalık geçitlerden ilerledikten sonra önünüzde birdenbire açılan kızıl duvarlar, yürüyüş boyunca çektiğiniz bütün zahmete değiyor.

Konorçek’in sert ve kurak görünümü, o gün şansı­ma yağan karla bir miktar yumuşadı. Akşam bütün bu yorgunlukla Issık Göl kıyısındaki yurda yerleşirken beni dalga sesleriyle dolu bir uykunun beklediğini fark etmek ise günün en güzel sürpriziydi. Tanrı Dağları’nın arasında uzanan göl, ölçeği nedeniyle ilk bakışta bir iç denizi an­dırıyor. Dünyanın en büyük yüksek rakımlı göllerinden biri olan Issık Göl’ün adı ‘sıcak göl’ anlamına geliyor; hafif tuzlu suyu ve bölgedeki sıcak su kaynaklarının etkisiyle sert kış koşullarına rağmen tamamen donmuyor. Bir tarafınızda suyun ufka kadar uzandığı, diğer tarafınız­da dağların yükseldiği bu manzara, Kırgızistan’ın neden yalnızca bozkırlarla anılamayacağını bir kez daha hatırla­tıyor.

Bu konaklama aynı zamanda hayatımın ilk yurt ko­naklamasıydı. Bugün göl çevresindeki bazı yurt kampları doğal olarak gezginlerin ihtiyaçlarına göre düzenlenmiş durumda. Dolayısıyla burada geçirilen birkaç geceyi göçe­be hayatını bütünüyle anlamak gibi romantik bir iddiaya dönüştürmemek gerekiyor. Yine de ahşap iskeleti, keçe kaplaması ve ortasındaki açıklığıyla bir yurdun içinde uyu­mak, bu yapının neden yüzyıllar boyunca Orta Asya’nın hareketli yaşamına eşlik ettiğini anlamanızı sağlıyor.

Kırgızistan’da geçmişle bugünü birbirine bağlayan en güçlü geleneklerden biri de kartal avcılığı. Salburun kültürünün bir parçası olan bu gelenekte kartal ile avcısı arasındaki bağ, yalnızca hayvanın eğitilmesine dayanmı­yor; yıllar süren bir güven ve birlikte hareket etme ilişkisi gerektiriyor. Bugün ziyaretçilere yönelik gösteriler bu geleneğin en görünür yüzü hâline gelmiş olsa da kartal avcılığı Kırgız kültüründe turistik bir gösteriden çok daha derin bir yere sahip. Hâlâ hayatını kartal yetiştiriciliğin­den kazanan, göçebe olmasa bile bozkırları mesken edinmiş insanlar var. Yetiştirdikleri kartalları vakti geldi­ğinde doğaya salan ve bu vedanın hüznünü yaşayan bu insanlar, bana Orta Asya seyahatimin en unutulmaz anla­rından birini yaşattılar ve yıllardır kurduğum bir hayalin gerçekleşmesine vesile oldular.

Kartalı yakından gördüğünüzde bunun neden sıradan bir hayvan terbiyesi sayılamayacağını hemen anlıyorsu­nuz. O pençelerin, keskin bakışların ve kanatların taşıdığı gücün yanında durmak bile insana doğaya hükmetmek ile onunla birlikte yaşamayı öğrenmek arasındaki farkı düşündürüyor. Hele kolunuza almak, bütün ağırlığını hissetmek ve kanatlarını açması için o ağırlıkla kolunuzu aşağı yukarı hareket ettirmek… O bambaşka bir mesele.

Issık Göl’ün güney kıyı­sındaki Skazka Kanyonu ise Konorçek’ten tamamen farklı bir görünüm sunuyor. Adı Rusça’da ‘masal’ anlamına gelen kanyonun kızıl, turun­cu ve sarı tonlarındaki kaya oluşumları, rüzgârın ve yağ­murun aşındırmasıyla kimi yerde kuleleri, kimi yerde hayvanları andıran biçimlere dönüşmüş. Konorçek’e ulaş­mak için saatlerce yürümek gerekirken Skazka kendisini çok daha kolay gösteriyor. Fakat kolay ulaşılabilir ol­ması etkisini azaltmıyor. Bir tarafta tuhaf biçimlere bürünmüş renkli kayalar, hemen ötede Issık Göl’ün maviliği uzanıyor.

Elbette Kırgızistan’da gördüğünüz göçebe kültürü, geçmişten hiç değişmeden bugüne ulaşmış değil. Zaten hiçbir kültür değişmeden yaşamaya devam edemez. Burada asıl etkileyici olan, modernleşmenin geleneksel hayatı bütünüyle ortadan kaldırmamış olması. Yurtlar hâlâ kuruluyor, atlar gündelik hayatın içinde yer alıyor, kartal yetiştiriciliği kuşaktan kuşağa aktarılıyor ve doğay­la kurulan ilişki yalnızca seyredilecek güzel manzaralar üzerinden tanımlanmıyor. Bu nedenle Kırgızistan’da göçebelik, ziyaretçilere gösterildikten sonra yeniden de­poya kaldırılan bir müze parçası değil. Biçim değiştiriyor, turizmle iç içe geçiyor, zaman zaman romantikleştiriliyor; ama bütün bunlara rağmen yaşamaya devam ediyor.