İki Şehir Bir Destan SEREZ VE İSKEÇE
Bazı şehirler, sahip oldukları yapılarla değil, taşıdıkları hikâyelerle çağırır insanı. Serez benim için işte böyle bir şehirdi; Nâzım Hikmet’in destanına konu olan Şeyh Bedrettin’in izini sürmek için yola çıktım. İskeçe ise Osmanlı’dan günümüze uzanan kültürel mirasıyla ilgimi çekiyordu. Kuzey Yunanistan’da birbirine çok uzak olmayan bu iki şehir, farklı tarihleri ve kimlikleriyle aynı yolculuğun iki ayrı hikâyesini anlatıyor. Motosikletimin gidonunu bu kez bu iki hikâyenin izini sürmek için çevirdim
Üsküdar’dan Serez’e iki teker üzerinde… Motosikletimi ve bagajlarımı bir gece önceden hazırladım. Sabah saat 06.00’da Üsküdar’dan yola çıktım. Motosikletle uzun seyahatleri yalnız yapmayı seviyorum. Yalnız yolculukta kendimle daha fazla baş başa kalıyorum. Bir de değişmez bir kuralım var: mümkün olduğunca otoyollardan uzak duruyorum. Saatlerce asfalt çölüne bakarak, yanından geçtiğim tırların uğultusunu ve sıcaklığını çekmek istemiyorum. Ara yollar daha keyifli. İstediğim yerde durabiliyor, bir manzaraya bakmak veya kahve içmek için motosikleti kenara çekebiliyorum. Motosikletin sizi yalnızca bir yerden başka bir yere götürmüyor, yolun kendisini gezinin bir parçası hâline getiriyor.
Üsküdar’dan çıktıktan yaklaşık üç saat sonra İpsala Sınır Kapısı’ndaydım. Burada motosikletliler için gerçekten takdir edilmesi gereken bir uygulama var. Otomobiller ve diğer araçlar uzun kuyruklarda beklerken motosikletler, kendilerine ayrılan perondan işlemlerini çok daha hızlı tamamlayıp geçebiliyor. Ticaret Bakanlığı’nın 2023’te başlattığı bu uygulama, motosikletle seyahat edenler açısından önemli bir kolaylık. Bir motosiklet gezgini olarak bu uygulamayı başlatanları ayrıca kutluyorum.
Saat 10.00’da Gümülcine’deydim. Yani Üsküdar’dan çıktıktan dört saat sonra Yunanistan’da kahvemi içiyordum. Yunanistan turum 2.000 kilometreyi aştı. Gördüğüm şehirler, köyler ve kasabalar birbirinden güzeldi. Ama aklımda iki şehir vardı: Serez ve İskeçe
Osmanlı’dan Günümüze Serez
Serez, Kuzey Yunanistan’ın Orta Makedonya bölgesinde, Strymon Vadisi’nin verimli ovasında kurulmuş eski bir şehir. Kuzeyindeki tepenin üzerinde yükselen Bizans akropolü, şehrin binlerce yıllık stratejik konumunu anlatmaya devam ediyor. Serez, antik çağlardan Bizans’a, Bulgar ve Sırp hâkimiyetlerinden Osmanlı dönemine kadar Balkanlar’ın önemli geçiş noktalarından biri olmuş. Osmanlılar şehri 1383’te almış ve bölgenin önemli idari ve ticari merkezlerinden biri hâline getirmiş.
Serez’in nüfusu yaklaşık 60 bin. Merkezini yürüyerek keşfedebileceğiniz, meydanları, kafeleri ve restoranlarıyla canlı bir Kuzey Yunanistan şehri.
Fakat şehrin asıl cazibesi, Osmanlı’ya ait izlerdi. Bunların başında Zincirli Camii geliyor. Serez’in merkezinde bulunan yapı, Osmanlı mimarisinin şehirdeki en etkileyici örneklerinden biri. Her gün belirli saatlerde ziyarete açılıyor. İçeride bir görevli var ve ücretsiz gezilebiliyor.
Cami, 16. yüzyılda Selçuk Sultan’ın çocukları tarafından annelerinin hatırası için yaptırılmış. ‘Zincirli’ olarak anılmasının sebebi, giriş kapısına asılan zincirler. İçeri girenlerin başlarını eğerek tevazu göstermeleri için konulduğuna inanılıyor.
Üç tarafını çevreleyen iki katlı revakları, kubbesi ve özellikle mermer minberi dikkat çekiyor. Yapının klasik Osmanlı mimarisinin ve Sinan ekolünün etkilerini taşıdığı söyleniyor.
Bir başka önemli durak ise Serez Bedesteni. Bugün Eleftherias Meydanı’nda, yani şehrin tam merkezinde bulunan yapı, Osmanlı dönemindeki Serez’i anlamak için en önemli yapılardan biri. 15. yüzyılın sonlarına doğru İbrahim Paşa tarafından yaptırıldığı kabul ediliyor. Altı kubbeyle örtülü bedesten, Osmanlı döneminde kumaş ve değerli malların satıldığı kapalı bir ticaret merkeziymiş. Evliya Çelebi de Serez’i anlatırken bedestenden söz ediyor. Bugün Arkeoloji Müzesi olarak kullanılıyor.
Bir Destan Bir Şehir Serez
Simavna Kadısı Oğlu Şeyh Bedreddin, döneminin önemli merkezlerinde eğitim görmüş, fıkıh ve tasavvuf alanlarında yetişmiş bir din âlimi ve hukukçuydu. ‘Varidat’ isimli kitabı bugün toplumsal eşitlik ve adalet arayışı kavramlarına ışık tutmaya devam ediyor. Hayatının en önemli dönemi, Osmanlı’nın Fetret Devri olarak bilinen yıllarına rastladı. 1402’de Ankara Savaşı’nda Yıldırım Bayezid’in Timur’a yenilerek esir düşmesinin ardından Osmanlı Devleti büyük bir siyasi sarsıntıya girdi. Bayezid’in oğulları arasındaki taht mücadelesi, 1413’e kadar süren bir otorite boşluğu, iç savaş ve kargaşa dönemine dönüştü. Devletin parçalanmanın eşiğine geldiği bu ortam, Anadolu ve Rumeli’de ciddi siyasi ve toplumsal huzursuzluklara da yol açtı.
Bedreddin bu dönemde Musa Çelebi tarafından kazaskerliğe getirildi. Musa Çelebi’nin taht kavgasında yenilmesinin ardından İznik’e sürgüne gönderilen Bedreddin, savunduğu adalet ve eşitlik kavramlarıyla etrafında geniş bir taraftar kitlesi topladı, Anadolu ve Rumeli’ye yayılan büyük bir başkaldırının merkezindeki isimlerden biri hâline geldi. Yakalanmasının ardından padişahın bulunduğu Serez’e getirildi ve hakkında verilen fetva üzerine 1420’de Esnaf Çarşısı’nda halkın huzurunda idam edildi. Serez’e defnedildi.
Serez’i Türk tarihinin ve edebiyatının hafızasında farklı bir yere taşıyan ise bu ölümün yüzyıllar sonra bir şair tarafından yeniden anlatılması oldu. Nâzım Hikmet, 1936’da yayımladığı ‘Simavne Kadısı Oğlu Şeyh Bedrettin Destanı’ ile bu tarihi dönemi tekrar yorumladı ve Serez’i destanın son sahnesine taşıdı. Bedreddin’in Serez’deki mezarı yüzyıllar boyunca burada kaldı. 1924’te naaşı İstanbul’a getirildi ve 1961’de II. Mahmud Türbesi haziresine defnedildi.
İskeçe: Eski Şehrin İçinde Başka Bir Zaman
Serez’den İskeçe’ye doğru ilerlerken yolculuğun havası değişiyor. İskeçe’yi daha önce görmemiştim ve doğrusu tahmin ettiğimden çok daha güzel bir şehirle karşılaştım.
Batı Trakya’da, Rodop Dağları’nın eteklerinde kurulan İskeçe, özellikle Osmanlı’nın son döneminde tütün ticaretiyle büyük bir ekonomik gelişme yaşamış. 1829 depreminin ardından yeniden inşa edilen şehirde, zengin tütün tüccarlarının yaptırdığı konaklar ve depolar bugünkü tarihî dokunun temelini oluşturuyor. 1891’de demiryolunun gelmesi de bu ticari yükselişi hızlandırmış.
Saat Kulesi, Çınar Camii, Ahrian Camii ve Hasip Baba Tekkesi gibi Osmanlı döneminden kalan yapılar, şehrin çok katmanlı geçmişinin izlerini taşıyor.
Fakat beni en çok etkileyen yer Old City, yani Eski Şehir oldu. Şehrin bu bölümü Yunanistan tarafından özel koruma altına alınmış ve tescillenmiş. Yüzlerce yapının korunduğu bu bölgede dar sokaklar, taş döşemeler, ahşap çıkmalar, geniş avlular ve renkli cepheleriyle eski konaklar, Osmanlı, Balkan ve Avrupa mimarisinin izlerini bir arada taşıyor.
Mitropoleos Meydanı, Orfeos Caddesi ve çevresindeki ara sokaklar, Eski Şehir’in en keyifli bölümleri.
Bir zamanlar tütün tüccarlarının yaşadığı konakların bir bölümü bugün restoran, kafe, bar ve küçük konaklama tesisleri olarak yeniden hayat bulmuş.Burada tarih yalnızca seyredilmiyor; yaşanıyor.
Akşam saatlerinde eski taş evlerin arasından yükselen müzik, masalara taşan sohbetler ve restoranların önündeki kalabalık, Eski Şehir’i bir açık hava müzesinden çıkarıp yaşayan bir şehir mahallesine dönüştürüyor.
Bu zenginliğin arkasında ise tütün var. Eski Şehir’in dışında kalan eski tütün depoları, İskeçe’nin 19. yüzyıl sonları ve 20. yüzyıl başlarındaki ekonomik gücünü anlatıyor. Bu yapılar birer kültür mirası olarak titizlikle korunuyor.
İskeçe’de benim için bir başka sürpriz ise Türkçe oldu. Serez’de Türkçe konuşan birine rastlamamıştım. İskeçe’de ise kaldığım pansiyonda beni Selanik’te tıp fakültesinde okuyan İmran, kusursuz Türkçesiyle karşıladı. Pansiyon sahiplerinin de Türk olduğunu öğrenince şehrin başka bir yüzüyle karşılaştım.
Batı Trakya Türk toplumu, Lozan sonrasında nüfus mübadelesinin dışında bırakılan Müslüman topluluğun devamı olarak bölgede yaşamını sürdürüyor. İskeçe ve çevresinde Türkçe, günlük hayatın ve kültürel yaşamın önemli unsurlarından biri. Ticaret, esnaflık, tarım, eğitim ve çeşitli mesleklerde faaliyet gösteren Türkler, şehrin bugün yaşayan çok kültürlü yapısının önemli parçalarından birini oluşturuyor.
Batı Trakya’da, Rodop Dağları’nın eteklerinde kurulan İskeçe, özellikle Osmanlı’nın son döneminde tütün ticaretiyle büyük bir ekonomik gelişme yaşamış. 1829 depreminin ardından yeniden inşa edilen şehirde, zengin tütün tüccarlarının yaptırdığı konaklar ve depolar bugünkü tarihî dokunun temelini oluşturuyor.
Ali Güven’in Kullandığı Motosiklet
Kawasaki Kle 500, orta sınıf bir enduro motosiklet olarak bilinir. 498 cc hacimli paralel ikiz motoru, yaklaşık 50 beygir güç üretir ve hem şehir içi hem de uzun yol sürüşlerinde dengeli bir performans sunar. Sele yüksekliği 850 mm civarında olup, sürücüye arazi ve asfalt arasında uyumlu bir oturuş sağlar. Yaklaşık 180 kg kuru ağırlığıyla hafif sayılabilecek bir gövdeye sahiptir, bu nedenle manevra kabiliyeti yüksektir.

