Mücevherde Miras, Tasarımda Özgürlük MELİS GORAL

Mücevherde Miras, Tasarımda Özgürlük  MELİS GORAL

Üç kuşaktır mücevher dünyasının içinde yetişen Melis Goral, geleneksel zanaatı çağdaş tasarım anlayışıyla buluşturuyor. Art Deco’dan renkli taşlara, yeni koleksiyonlardan markanın global hedeflerine uzanan bu söyleşide Goral, kendi tasarım dilinin oluşumunu ve mücevher dünyasına bakışını paylaşıyor.

BAHAR ŞAHİNBAŞ

71 izi tanıyabilir miyiz? Melis Goral kimdir?

İstanbul’da doğup büyüdüm. Bence İstanbul gibi farklı kültürlerin, dönemlerin ve estetiklerin iç içe geçtiği bir şehirde büyümek insanın gözünü ister istemez eğitiyor. Mücevher tasarımı eğitimimi yurt dışında tamamladım. Ama tasarım benim için hiçbir zaman sadece eğitimle başlayan bir şey olmadı. Çocukluğumdan beri taşların, ustaların ve üretimin içindeydim. Bugün yaptığım işte de aslında bütün bu dünyaların izleri var: İstanbul, seyahatler, sanat, mimari, zanaat ve tabii ki biraz da kendi hikâyem.

Mücevher tasarımına nasıl başladınız?

Aslında “başladım” diyebileceğim net bir an yok. Mücevher zaten çocukluğumdan beri hayatımın içindeydi. Babamın atölyesinde zaman geçirirdim, Kapalıçarşı’daki ustaları izlerdim. Dolayısıyla benim için oldukça doğal gelişen bir süreç oldu. İtalya’da Istituto Europeo di Design’da mücevher tasarımı okuduktan sonra babamın atölyesinde çalışmaya başladım. Orada tasarımın kâğıt üzerindeki fikirden ibaret olmadığını; taşla, malzemeyle ve ustalıkla birlikte şekillendiğini öğrendim. 2008’de ilk koleksiyonum Color Therapy ile kendi markamı kurdum. Renkli taşları geometrik formlarla ve Art Deco referanslarıyla bir araya getirmiştim. Bugün geriye baktığımda, Melis Goral’ın tasarım DNA’sının aslında daha o koleksiyonda oluşmaya başladığını görüyorum.

Üçüncü kuşak bir kuyumcu ailesinden gelmek sizi nasıl etkiledi?

Bana çok güçlü bir temel verdi. Dedemden taşları, babamdan tasarımı ve işin teknik tarafını öğrendim. Ama benim için üçüncü kuşak olmak hiçbir zaman geçmişte yapılanı tekrar etmek anlamına gelmedi. Tam tersine, o mirası alıp kendi dünyamdan geçirmek istedim. Geleneksel zanaata çok saygı duyuyorum ama tasarım dilimin bugüne ait olması benim için önemli. Sanırım markanın karakteri de tam olarak bu iki dünyanın buluştuğu yerde ortaya çıkıyor.

Kendi markanızı kurma fikri nasıl ortaya çıktı?

Aslında çok organik gelişti. Eğitimden sonra aile işinde çalışırken kendi tasarım dilimin oluşmaya başladığını fark ettim. Sevdiğim formlar, renkler, oranlar giderek daha belirgin hâle geliyordu. Bir noktada bunların kendi adı ve kendi dünyası altında var olması gerektiğini hissettim. 2008’de Melis Goral’ı kurmam biraz da bu özgürlüğü yaratma isteğinden doğdu. Kendi hikâyemi, kendi estetik kodlarımla anlatabileceğim bir alan yaratmak istedim.

Melis Goral’ın tasarım dilini nasıl tanımlarsınız?

Güçlü ama bağırmayan. Art Deco’nun geometrisini ve mimari disiplinini çok seviyorum. Net çizgiler, oranlar ve renk benim tasarım dilimin önemli parçaları. Ama bir mücevherin sadece güzel olması bana hiçbir zaman yeterli gelmedi. Bir karakteri ve hatta biraz tavrı olmalı. Takıldığında kişinin stiline karışmalı, onunla birlikte yaşamaya başlamalı. Ben mücevheri biraz böyle görüyorum: İlk bakışta estetik bir obje, zaman geçtikçe kişisel bir hikâyenin parçası.

Tasarımlarınızı oluştururken en çok nelerden ilham alıyorsunuz?

Tek bir şey söylemem zor. Sanat, mimari, seyahat, şehirler, doğa… Hepsi bir şekilde tasarımlarıma giriyor. Özellikle Art Deco ve Art Nouveau’nun form anlayışı benim için çok güçlü referanslar. Seyahat etmek de yaratıcılığımı en çok besleyen şeylerden biri. Bir şehrin mimarisi, bir müze, bazen gördüğüm küçücük bir detay bile aklımda kalabiliyor. Doğada ise daha organik bir şey var. Taşların kendi karakteri, kusursuz olmayan formlar, renkler… Aslında çoğu zaman bana ilham veren şey gördüğüm objenin kendisi değil; onun bıraktığı his, ritim veya renk oluyor.

“Dedemden taşları, babamdan tasarımı ve işin teknik tarafını öğrendim. Ama benim için üçüncü kuşak olmak hiçbir zaman geçmişte yapılanı tekrar etmek anlamına gelmedi.”

Son dönem koleksiyonlarınızda sizi en çok heyecanlandıran yenilik ne oldu?

Markanın farklı dünyalara açılması beni çok heyecanlandırıyor. İlk kez çocuklar için tasarladığım Bambini Koleksiyonu mesela… Çok kişisel ve eğlenceli bir projeydi. Bir çocuğun ilk gerçek mücevherlerinden birini tasarlama fikrini çok sevdim. Bugün taktığı bir parçanın yıllar sonra çocukluğundan kalan küçük bir hatıraya dönüşmesi çok güzel geliyor. İlk erkek serimizi yapmak da aynı şekilde tasarım dilime başka bir açıdan bakmamı sağladı. Bir de taşlarla oynamayı çok seviyorum. Aynı tasarım, yalnızca taşı ya da rengi değiştiğinde bambaşka bir karakter kazanabiliyor. Tasarımın hâlâ beni en çok heyecanlandıran tarafı bu: Bildiğin bir dilin içinde sürekli yeni bir şey keşfedebilmek.

Bambini, Momento ve yeni iş birliği koleksiyonunuz Étoile markanızın farklı yönlerini nasıl yansıtıyor?

Üçü de aslında Melis Goral dünyasının farklı karakterleri. Bambini daha oyuncu ve duygusal. Çocuklukla başlayan ve zamanla hatıraya dönüşen mücevher fikrinden doğdu. Momento biraz daha kişisel. Mücevherin bir anı, bir duyguyu ya da hayatımızdaki belirli bir dönemi taşıyabilmesi üzerine kurulu. Étoile ise en eğlenceli ve deneysel tarafımız. 2Wins Make-Up ile yaptığımız bu iş birliğinde mücevheri klasik kullanım alanının dışına çıkarmak istedik. Mücevher estetiğini taşınabilir bir lip gloss objesine dönüştürmek fikri tam da bu yüzden hoşuma gitti. Aslında üçünün ortak noktası aynı: Ben mücevheri yalnızca takılan güzel bir obje olarak görmüyorum. Hayatımıza karışmasını, bir hikâyesi ve hafızası olmasını seviyorum.

Lab-grown pırlantaların mücevher dünyasındaki geleceğini nasıl görüyorsunuz?

Bence lüks kavramı değişiyor. İnsanlar artık yalnızca “ne kadar değerli?” diye değil, “neden değerli?” diye de soruyor. Lab-grown pırlantaları bu değişimin ilginç bir parçası olarak görüyorum. Benim için doğal pırlanta ile lab-grown arasında bir yarış ya da hiyerarşi yaratmak çok anlamlı değil. İkisinin de farklı bir yeri ve hikâyesi var. Bir mücevheri değerli yapan şey yalnızca üzerindeki taş değil. Tasarımı, fikri, işçiliği ve insanda yarattığı duygu da o değerin büyük bir parçası. Tasarımcı açısından lab-grown bize başka bir özgürlük de veriyor. Daha büyük ölçekler, farklı kesimler ve daha cesur formlarla oynayabiliyoruz. Ben bu yüzden lab-grown pırlantaları yalnızca alternatif bir materyal olarak değil, mücevher tasarımında yeni bir yaratıcı alan olarak görüyorum.

“Sanat, mimari, seyahat, şehirler, doğa… Hepsi bir şekilde tasarımlarıma giriyor. Özellikle Art Deco ve Art Nouveau’nun form anlayışı benim için çok güçlü referanslar. Seyahat etmek de yaratıcılığımı en çok besleyen şeylerden biri. Bir şehrin mimarisi, bir müze, bazen gördüğüm küçücük bir detay bile aklımda kalabiliyor.”

Markanız için önümüzdeki dönemde hedefleriniz neler?

Melis Goral’ın daha global bir marka olması en önemli hedeflerimden biri. Ama benim için global olmak sadece daha fazla ülkede satılmak demek değil. İstanbul’dan ve Türk mücevher zanaatından gelen çok güçlü bir mirasımız var. Bunu çağdaş ve bize ait bir tasarım diliyle dünyaya anlatmak istiyorum. Önümüzdeki dönemde özellikle Londra ve Amerika’da daha güçlü bir yapılanma hedefliyoruz. Orta Doğu’da ise daha seçici iş birlikleri ve özel projelerle ilerlemek istiyoruz. Uzun vadede hayalim çok net: Dünyanın herhangi bir yerinde bir Melis Goral parçasına bakıldığında, üzerinde ismimi görmeden de onun bize ait olduğunun anlaşılması. Bence bir tasarım markasının ulaşabileceği en güçlü nokta da bu.