Utku Dervent

Utku Dervent

Ressam Utku Dervent ile işleri ve sanatçı bir aile olmak üzerine bir sohbet gerçekleştirdik…

Öncelikle kendinizden bahseder misiniz?

1967 İstanbul doğumluyum. Babam, Akademi Zeki Faik İzer Atölyesi’nden mezun. Okula başlanmadan önce de, elimde kağıt, kalem ve boyalar vardı. O yaşlarda, babamı evde resim yaparken izlerdim. İlkokul’un birinci sınıfındayken, çok sevdiğim bir illüstrasyonun, karakalemle bakarak kopyasını yapmaya çalıştığımı ve bir benzerlik yakalayınca da çok heyecanlandığımı hatırlıyorum. Ortaokul yıllarımda, resim dersinde, arkadaşlarımı model olarak kullanıp, bir kaç karakalem resim yapmıştım. O dönemdeki resim hocam, akademi mezunu bir ressamdı ve bize, masaya kurduğu bir kompozisyonu, yağlıboya olarak yaptırmıştı. Benim için unutulmaz bir ilk deneyimdi bu. Sonuçtan memnun kalmasam da, yağlıboya ile renk dünyasına adım atmak çok büyüleyici gelmişti. Lise yıllarında ise, mizah ağırbastığı için, resmi bırakıp karikatür çizmeye yönelmiştim. Üniversite yaşına geldiğimdeyse, kafam oldukça karışıktı meslek seçme konusunda. İstanbul Üniversitesi Hukuk bölümünü kazandığımda, bu meslekle ilgili neredeyse hiçbir fikrim yoktu. Rahmetli babaannemin gönlünü almak için yazdığım seçeneklerden biriydi Hukuk. Yüzlerce kişiyle bir anfide derse girince, orada olmamam gerektiğini hissettim ve Mimar Sinan Üniversitesinin yetenek sınavına girmeye karar verdim. Resim Bölümü’nde eğitim almaya başladıktan biryıl sonra, okulu bırakıp, Mimarlık Eğitimi almak için tekrar üniversite sınavlarına hazırlanmaya yöneldim. Önce Yıldız Teknik Üniversitesinde bir yıl Mimarlık Bölümü’nde, sonra da yine okulu bırakıp mimari bürolarda, maket, teknik çizim ve şantiye çalışmalarında birkaç yıl geçirdikten sonra, tekrar Resim Bölümü’ne dönmeye kararverdim. Bu noktadan sonra da, neredeyse kesintisiz olarak, Resim alanında lisans, yüksek lisans ve sanatta yeterlik çalışmalarını tamamladım. Yüksek lisanstan hemen sonra da, Yıldız Teknik Üniversitesi’de yeni açılan Sanat ve Tasarım Fakültesinde, akademik hayatıma Araştırma Görevlisi olarak başladım. Sanatta yeterliliği bitirdikten sonra da, Yardımcı Doçent olarak sırasıyla; Uluslararası Kıbrıs Üniversitesi, KadirHas Üniversitesi, Yeditepe Üniversitesi, İstanbul Aydın Üniversitesi ve Bahçeşe- hir Üniversitesinde, Temel Tasarım, Temel Çizim, Renk ve Kültür ve Projeye Giriş dersleri verdim.

Bugüne kadar ne gibi sergilere katıldınız?

Bugüne kadar, 8 kişisel ve 17 karma sergide yapıtlarım sergilendi. 2000 yılından beri, hem akademisyen, hem de ressam olarak çalışmaya ve üretmeye devam ediyorum. Son bir yıldır da, Mimar Sedat Sırrı Aklan ve Lale Platin’in gönülden davetleriyle, atölyemi Şişhane’deki Adahan Oteli’ne taşıdım. Geşmişin ruhunu taşıyan bu mekan, bana ilham ve huzur veriyor.

İşlerinizi Bozlu Art Project’teki serginizde gördük. Sergiyi anlatır mısınız?

Son kişisel sergim olan “Otoportre”, beni biçimlendiren ustalara saygı duruşunu içeren bir portreler dizisiydi.“Otoportre”mi yapmaya karar verdiğimde, bunun beni biçimlendiren, daha doğrusu zaman içinde beni biçimlendirmesini seçtiğim kişileri içereceğini seziyordum ama, bunun bir netlik kazanarak, her bir kişiye yönelik bir porte olacağı zaman içinde belirginleşti. İlk adım, beklemediğim bir şekilde, 2015 başında yine Bozluart Project’de gerçekleşen ve heykeltıraş meslektaşım İlker Yardımcı ile birlikte hazırladığımız “Orada Olmak” adlı sergiye son anda katılan “Kurosawa’ya Saygı” isimli eserimdi. Resim ortaya çıkarken belirmeye başlayan fikirler, sonraki aylarda gittikçe belirginleşerek, 2016 ortalarına doğru iyice netleşti. Beni etkileyen ve oluşumuma/dönüşümüme katkıda bulunan her bir kişinin (Ucello, Bach, Cezanne, Van Gogh, Wittgenstein, Picasso, Matisse, Klee, Kubrick, Hockney,…) portresini, onların beni etkileyen yüzlerine bakarak ortaya çıkarmaya karar verdim. Sergide yer alan tüm portreler de, toplamda benim otoportrem oldu; kim olduğumu ya da olmaya yöneldiğimi asgari düzeyde içeren ama tamamlanmamış bir otoportre. Aslında tamamlanmamış olması bitmediği anlamına gelmese de, bu yolda toplayacak daha çok hasadım olduğunu da görüyorum.

İşlerinizi nasıl tanımlarsınız? Nelerden ilham alırsınız?

Eserlerimi, soyut geometrik kurgular olmaktan çok, algımı ve eylemlerimi belirleyecek biçimde yaşamımı yönlendiren zihinsel ve duygusal etkileşimleri görünür hale getiren haritalar olarak tanımlamayı tercih ederim. Ard arda içinde bulunduğum birçok ruh halinin, zaman içinde birbiriyle bağlanan ve içiçe geçen etkileşimlerinin toplamında ortaya çıkan, zihinsel-duygusal bir haritadır kurmaya çalıştığım. Anlatım dili olarak soyut geometrik kurguyu seçmemin nedeni de, imgesel çağrışımlardan, dolayısıyla da sözel dilden bağımsız bir ifadeyi tercih etmemdir. Bu anlamda, resimlerim niyet bakımından, sözsüz müzik gibidir; söylemeyen, anlatmayan ama görünür, duyulur hale getiren biçimsel kurgular. Resimlerimde geometri kullandığım için çoğunlukla planlanmış görünüyor ve elbette bir takım planlar var ama, sonuç yine de büyük ölçüde doğaçlamaya dayalı. Benim resmimde özellikle lineer geometriyi kullanma amacım yön, yönelim ve biçimlerin birbiriyle ilişkisinde ve o ilişkilerin oluşturduğu dinamiklerde kurguyu biçimsel bakımdan kolay okunabilir kılmak.

Resim yapmak sizin için nasıl bir işlem?

Resim yapmak benim için bir anlamda satranç oynamak gibi. Resim alanını kare olarak belirlediğimde, kadraj aynı oranda kalacağı için, resim dört yönden de okunabilir hale geliyor. Böyle olunca her yönden farklı bir ifadeyi görüp, bir sonraki adımı neye göre planlayacağımı seçebiliyorum. Bu da neredeyse, kendi kendime satranç oynamam gibi bir şey. Kompozisyonları önceden tasarlamam ama, bazı pozisyonları önceden belirlerim. Neye ve nereden bakacağıma dair aldığım kararlar belirgin de olsalar, ya da yola çıkışımı belirleyen bir takım işaretler ve eğilimler mevcut olsa da, yolculuk boyunca ortaya çıkabilecek her türlü işarete açık ve hazır bulunmaya çalışırım. Resimlerim uzun ve esnek kökleri aracılığıyla çok farklı topraklardan beslenebiliyor. Hatta bazen bir resimde bile birkaç farklı zihinsel coğrafyaya kök salmak dahi söz konusu olabiliyor. Sadece sanat ve tasarım dalları değil; felsefe, ekonomi, iktisat, tıp, ziraat, astronomi, gastronomi, fizik, antropoloji, tarih gibi bir çok farklı alandan da beslenebiliyorum. Bu tür bir çok yönlülüğün, bir sanatçıyı zinde ve esnek tutacak egzersizler olduğunu düşünüyorum.

2018 yılı için planlarınız neler? Nerelerde sergileriniz olacak?

Çalışmalarım planladığım gibi yolunda giderse, Aralık 2018’de, yine Bozlu Art Project’te kişisel bir sergim olacak. Bunun dışında, uzun süredir ertelediğim ve üzerinde çalışmayı planladığım üç boyutlu fikirlerim var.

Eşiniz müzisyen; arp sanatçısı Şirin Pancaroğlu… Bir de oğlunuz var. Sanatçı bir aile olmak nasıl oluyor?

Sanatın farklı disiplinlerinde çalışıyor ve üretiyor olmamız bir avantaj. Eşim Şirin hem icracı, hem de bestekar olarak çok yönlü bir sanatçı. Birbirimize farklı vizyonlar sunabiliyoruz. Aynı disiplinde çalışmanın getirebileceği çekişmelerin dışarıda kalması da, birbirimizden sağlıklı beslenebilmemizi olanaklı kılıyor. Oğlumuz Mengü on yaşında ve yaşının gereği, ilgi alanları oldukça geniş bir yelpazede. Olgu ve kavramlarla tanışma sürecinde olduğu için de, henüz belli bir alana odaklanmış değil. Bu meselenin aceleye getirilmesini sakıncalı bulduğum için erken bir yönlendirmede bulunmaktan da kaçınıyorum.